Batman Çağdaş ve Gazeteci üstat Arif Arslan
Doğa tahrifatı ve olaylarını dikkat çekiyor.
Hiçbir zaman felaket geliyorum demez.
Doğaya farklı bir bakışla yaklaşılmalı.
Hep insan hakları bağlamında
ihtiyaçlar doğrultusunda
-beslenme-barınma vb.- ele alınıyor.
Oysa doğanın da hakları var.
Hem insan hakları ve hem de doğanın hakları,
gerçek anlamda sürdürülebilir kalkınmanın
temel taşlarıdır.
Sürdürülebilir kalkınma,” gelecek nesillerin
ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden
ödün vermeden bugünün ihtiyaçlarını karşılayan”
bir kalkınmayı sağlamayı amaçlar.
Ortak geleceğimiz adlı
“Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” belirlendi.
Hedeflerden hiçbiri özellikle insan haklarına ayrılmamıştır.
Gerçekte, insan hakları her yerde mevcuttur;
dünyanın tüm sakinlerinin sosyal, ekonomik,
kültürel, medeni ve siyasi yaşamının merkezinde yer alırken,
sağlıklı bir çevre hakkını insan hakkı olarak tanıyan karar var.
İnsan hakları çağdaş ekolojik sorunların da merkezindedir.
'Güçlü sürdürülebilirlik', doğayı korumanın ve
insan haklarının evrenselliğinin ön koşuludur.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na baktığımızda
çevresel, ekonomik, insani kalkınma ve
yönetişim konularını bir araya getirir.
Bununla birlikte, bu amaçlara nasıl ulaşılacağına dair
farklı ekonomik ve çevresel varsayımlara dayanan
çeşitli farklı bakış açıları mevcuttur.
İkincisi, ekonomik politikaların insani kalkınmayı,
çevreyi veya doğayı tehlikeye atmamasını
(veya feda etmemesini) sağlayarak
sürdürülebilir kalkınmayı güçlendirmeyi
amaçlayan bir kavramdır.
Sürdürülebilirlik iki farklı özelliktedir.
Zayıf sürdürülebilirlik anlayışının
(doğal sermayenin ikame edilebilirliği kavramına dayanır) aksine,
güçlü sürdürülebilirlik, doğal sermayenin
yeri doldurulamaz olduğu ve korunması gerektiği ilkesine dayanır.
Güçlü sürdürülebilirliğin üç temel ilkesi öne çıkmaktadır:
çevrenin sınırlı doğası
sosyal adalet
Ekonomik büyümenin sınırları.
Bu çerçevede, insan haklarına dayalı yaklaşım ve
doğanın haklarına dayalı yaklaşım,
gerçekten sürdürülebilir kalkınma için elzemdir.
Bu, doğayı –ekosistemleri ve doğal varlıkları–
hukukun öznesi olarak tanımayı içerir.
Bugün, doğanın haklarını tanımadan,
mevcut sistem eşitsizlikleri daha da artırır ve
gezegenin yaşanabilirliğini tehdit eder.
Bu genel bakıştan ortaya çıkan şey,
(insan kaynaklı) ekolojik krizin eşitsizlikleri şiddetlendirdiği ve
insan haklarını -hem esas hakları
(yaşam hakkı, sağlık hakkı, gıda hakkı, barınma hakkı vb.)
hem de usule ilişkin hakları
(katılım hakkı, bilgi edinme hakkı ve tazminat hakkı)
başta savunmasız nüfus grupları olmak üzere;
-çocuklar, kadınlar, bazı topluluklar, insan hakları ve
çevre savunucuları, göçmenler ve yerinden edilmiş kişiler-
ciddi şekilde zayıflattığıdır:
Bu arada, çevresel yönetişim yeterli mi?
Kamu ve özel sektör genellikle kendilerini,
hesap verebilirlik ve insan hakları,
sağlıklı bir çevre hakkı ve
doğanın haklarına dair bütünleşik,
proaktif bir vizyondan yoksun olan
risk azaltma yaklaşımıyla ("zarar vermemek") sınırlandırıyor.
Bu nedenle, ekoloji ve insan haklarını
insan merkezli değil, ekoloji merkezli bir yaklaşım içinde
uzlaştırmak için hesap verebilirliği,
adaleti (sosyal ve çevresel) ve
vatandaş katılımını içeren
alternatif modeller geliştirmek acil ihtiyaç gibi görünüyor.
Özellikle de gezegenin sınırları büyük ölçüde aşılmışken.
Gezegenin sınırlarına insan hakları perspektifinden bakmak yerinde olur.
Şimdilik yaşanabilecek, gidilebilecek başka bir evren yokken.
DEVAM EDECEK
Next