Hasankeyf beldesinin haberlerini keyifle okuyorum.

Çok hızlı gelişimi gururlandırıyor.

Bu gelişimde elbette yöneticilerin, belde sakinlerinin, iş dünyasının, sivil toplum kuruluşları ile medyanın etkisi tartışılmaz.

Hasankeyf’in Ortaçağdan kalma mağaraları ve antik yerleşkesi ile ilk görüşüm 1986 yılı idi.

Uzun yıllar her hafta sonu soluğu Hasankeyf’te alır, Dicle kenarında piknik yapardık.

O zamanlar kıyısından geçen nazlı nazlı akan Dicle nehrine bütün yorgunluklarımı atıp ziyaretin keyfini çıkarırdım.

O zamanlar Hasankeyf başka bir dünya idi.

Ortalıkta arkeolojik sit alanları…

Mağaraların arasından geçen kale yolu ile yukarı şehre gidiş…

Hasankeyf eski çağlardan günümüze kadar ulaşmış medeniyetin sosyal, kültürel, coğrafi, ekonomik ve hatta politik özelliklerini yansıtan kültür varlıklarının bulunduğu, yer üstünde, mağaralarda veya şimdilerde kurtarma kazıları yapılmış bile olsa su altındaki yerleşimlerdir.

Bu yerleşmeler, ait oldukları dönemin sosyal, kültürel, politik, ekonomik ve dini özelliklerini yansıtırlar.

Bu nedenle Hasankeyf çağları aşan bir mekandır.

Bir uygarlık laboratuvarıdır.

Bugün Hasankeyf sosyokültürel merkez olmaktan çok ekonomik temelli bir turizm merkezi görünümü sergiliyor.

Son uzun bayram tatilinde kayık/tekne sefaları bunun örneği.

Hasankeyf nasıl bir kültür merkezi olabilir?

Hasankeyf hem arkeolojik sit bölgesi hem de yapılaşmaya açık bir bölge.

Sit uygulamaları dikkate alınıyor her yerde olduğu gibi.

Her ne olursa olsun Hasankeyf’i korumak hepimizin sorumluluğu.

Nasıl gözümüz gibi bakacağız güzelim miraslara?

Etkili bir koruma için, Hasankeyfliler ile korudukları çevreler arasındaki eşsiz, ayrılmaz bağı gözeten "mekân temelli" bir yaklaşıma doğru kaymak gerekir.

Oteller yapılıyor, yeni kent şekillendi.

Doğal çevrenin sosyokültürel bağlamı tarafından nasıl şekillendirildiğini anlamak, yerel koruma uygulamalarının özünü oluşturur.

Yerel koruma, doğa koruma uygulamalarını yerel, sosyal, kültürel ve ekonomik bağlama uyarlamakla ilgilidir .

Hasankeyflilerin toprakla olan bağlarını, geçim kaynaklarını, ekonomik kısıtlamalarını,

kültürel uygulamalarını, geleneklerini-göreneklerini ve insanların o coğrafyayı şekillendirme tarihini anlamakla ilgilidir.

Bunu başaramamak, koruma çabalarını başarısız kılar.

İnsanların, yüzyıllardır süregelen geleneklere veya ekonomik uygulamalara aykırı olan dayatılan uygulamalarla ilgilenme olasılıkları gerçekten daha düşüktür.

Koruma uygulamalarını Hasankeyfliler etrafında merkezlendirmek, yalnızca koruma başarısı için önemli olmakla kalmaz, aynı zamanda doğayı korumanın özünde sosyokültürel bir uygulama olduğunu, insanlarımızla birlikte çalışmayı, ona karşı gelmemeyi hatırlatır.

Koruma uygulamaları üzerine yapılan çalışmalarda eğilim ekoloji merkezli yaklaşımdan uzaklaşmayı desteklemektedir.

Koruma çabalarının doğanın yanı sıra toplumu nasıl etkilediğine de önem verilmelidir. Hasankeyf’e ilişkin tartışmalardan biri olan dünya mirası listesine girebilmek elbette mümkün. Bunun püf noktası;

KÜRESEL DÜŞÜN, YEREL HAREKET ET

Arkeolojik alanları, göl-baraj havzasını ve özel alanları korumak; kaynakların kullanımı, ekonomik kalkınma ve koruma gibi sıklıkla rekabet eden ve bazen de çatışan talepleri dengelemenin bir yoludur.

Bu nedenle yöneticiler ve sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek Hasankeyf bölgesindeki

çok çeşitli acil sorunları incelemelerine, tartışmalarına ve çözümler bulmaları yönünde bir araya gelmelidir.

Hasankeyf özelinde bu özel yerler, bilim, eğitim, ekonomi, sosyal-kültürel, yönetim ve

topluluk alanlarında ortaklıkları teşvik eden odak noktalarıdır.

Hasankeyf’in kültürel mirası, geçmişten bugüne toplumların kültürel sürekliliğini sağlayan bir mekan olmalıdır.

Yani geçmişle gelecek arasında köprü kurulmalı ve gelen ziyaretçilere en iyi şekilde sergilenmeli.

Ulusal ve uluslararası kimlik kazandırılmalı.

Bu anlayış dünya mirasına giden bir yol. Hasankeyf; tarih öğreticiliği, aidiyet bilinci kazandırmaya teşvik etmesi, kuşaklararası iletişimi sağlaması gibi yönleri açısından da ele alınmalıdır.

Hasankeyf kültürel mirasının yok olması ya da azalması, toplumdaki iletişimi ve dayanışmayı zayıflatmakta, kimlik bunalımı yaratıp “bir yere ait olamama” duygusunu ortaya çıkarır.

Söz konusu kültürel mirasın, insanlığın ortak mirası olduğunu da unutmadan, “küresel düşün, yerel uygula” mantığı ile kültürel mirasın “ulus ötesi” niteliğe sahip olduğu bilerek

bu çerçevede korunmalı.