Birlikte Yaşamaya Yer Açmak
Berlin’de kaldığımız yapı, yolculuğun benim için en ilginç taraflarından biriydi. Daha ilk saatlerden itibaren binanın fiziksel özelliklerinden çok, sakinlerinin birbirleriyle ve misafirlerle kurduğu ilişki dikkatimi çekti. Bizi karşılayan, eşyalarımıza yardım eden ve kendi evinde kahve ikram eden insanlar oldu.
Henüz anahtarımızı bile alamamışken binanın gündelik hayatına dahil edilmiştik.
Kaldığımız yerin adı R50. Berlin’in Kreuzberg semtinde bulunan, 19 konutun yanında ortak kullanım alanlarına da yer veren bir ortak yaşam projesi. İnsanların kendi evleri var; fakat binadaki hayat yalnızca bu evlerin içinde geçmiyor. Ortak alanlar, komşuların karşılaşmasına ve birlikte zaman geçirmesine imkan veriyor.
Bunu bilmekle orada birkaç gün geçirmek arasında fark var. Proje açıklamasında “ortak kullanım alanı” diye okuduğunuz şey, oraya vardığınızda birinin size kahve ikram ettiği, akşam sohbet ettiğiniz veya birlikte yemek hazırladığınız yere dönüşüyor.
Bir yapıyı bina olmaktan çıkarıp gerçek bir mekana dönüştüren şeyin ne olduğunu düşündüm.
Beton, çelik, merdiven ve duvarlar elbette gerekliydi. Fakat bir yeri yaşanabilir yapan esas şey, insanların orada birbirlerine ne kadar yer açtığıydı.
Akşam Jesko ile çatıda buluştuk. Mimarlık, şehir ve yapılar üzerine konuştuk. Yağmur başlayınca aşağıya inip sohbeti sürdürdük. Çatı, yalnızca binanın üstünü örten bir yüzey değildi; insanların oturabildiği, birbirine rastlayabildiği bir yerdi.
Bizde de komşuluk yabancı bir şey değil. Birçok insan komşusunun evinde büyüdü, anahtarını ona bıraktı, ihtiyacı olduğunda kapısını çaldı. Fakat bugün yaptığımız binalarda bu ilişkilerin nerede kurulacağını ne kadar düşünüyoruz? Dairelerin içini ayrıntılı biçimde planlarken, kapının dışında kalan ortak hayat için ne kadar yer ayırıyoruz?
R50’de dikkatimi çeken, bu karşılaşmaların binadaki yaşamın bir parçası olmasıydı. Bir dairenin kapısından çıkan insan, diğerinin hayatına bütünüyle yabancı kalmıyordu.
Mekan, karşılaşmalara izin veren bir hayat önerisi taşıyordu.
Birkaç gün sonra ortak stüdyoda bizde yemek yaptık. Yanımızda götürdüğümüz eşyalar, yakındaki marketten aldığımız yöresel malzemeleri bir araya getirdik. Yabancı bir şehrin ortasında tanıdık bir sofra kurduk. Bu kez bize açılan yere biz de kendi alışkanlığımızla katılmıştık.
Ortak bir alanın anlamı biraz da böyle ortaya çıkıyor.
İnsanlar yalnızca aynı yerde bulunmuyor; oraya kendilerinden bir şey getiriyor. Birinin kahvesi, diğerinin yemeği, bir başkasının sohbeti zamanla o yerin hayatını oluşturuyor.
Bir başka gün Türk marketinden dönerken Jesko’ya rastladım ve birlikte küçük bir mimarlık ofisine girdik. Ofis gösterişli değildi. Büyük girişler, pahalı mobilyalar ya da kurumsal bir güç gösterisi yoktu. Basit, sade ve işlevli bir ortam vardı. Buna karşılık masanın üzerinde bir müze için (Jüdisches Museum Berlin) hazırlanan sergi çalışması duruyordu.
Ben de bir dönem mimarlık ofisinde çalışmış biri olarak ister istemez karşılaştırma yaptım.
Bizde bazen mekanın büyüklüğü ve görünüşü, içinde yapılan işin önüne geçebiliyor. Büyük masalar, parlak yüzeyler, iddialı tabelalar… O küçük ofiste ise dikkatimi bunlardan çok üzerinde çalışılan mesele çekti.
Bir mekanın değeri gerçekten büyüklüğüyle mi ölçülür, yoksa içinde ne kadar özgür ve ciddi bir düşüncenin üretilebildiğiyle mi?
R50’de ve o ofiste gördüklerimi düşünürken, mekanlardan beklentilerimizin birbirine benzediğini fark ettim. Bir evin geniş, bir ofisin gösterişli olmasını istiyoruz. Bunlara bakarak oradaki hayat hakkında fikir yürütüyoruz. Oysa içinde nasıl yaşandığını veya nasıl çalışıldığını anlamak için biraz zaman geçirmek gerekiyor.
R50’deki hayatın bütün yönlerini bildiğimi söyleyemem. Ortak kullanımın anlaşmazlıkları ve sorumlulukları da vardır. Ben birkaç günlüğüne misafirdim. Fakat o birkaç günde, binanın bana ayrılan odasından daha fazlasını kullandım; orada yaşayan insanlarla karşılaştım ve onların gündelik hayatına katıldım.
Berlin’den dönerken bu deneyim aklımda kaldı. Bir binayı tasarlarken yalnızca insanlara kaç metrekare ayırdığımızı değil, birbirleriyle karşılaşmalarına nasıl imkân verdiğimizi de düşünmek gerekiyor.
Hoşçakalın, bilimle kalın.
Next