2026 Yılı temmuz ayının ilk haftasında yaptığımız Berlin yolculuğundan tuttuğum notları paylaşmak istiyorum. Gezdiğimiz yerlerden önce, seyahatin sonradan pek anlatılmayan tarafıyla başlayayım.

Seyahatlerin yaşanan hâliyle sonradan anlatılan hâli arasında ciddi bir fark var. Döndükten sonra geriye güzel fotoğraflar, gezilen sokaklar, tanışılan insanlar ve anlatılmaya değer birkaç hatıra kalıyor. Uykusuzluk, bavul taşıma, pasaport sıraları, geciken uçaklar, aktarmalar ve sürekli bir yerlere yetişme telaşı ise kısa sürede unutuluyor.

Berlin yolculuğumuz daha başlamadan seyahat etmenin bu görünmeyen tarafını hatırlattı. Gece yarısından sonraki uçuşumuz ertelendi. Açıklama, havacılık dünyasının her duruma uyabilecek o meşhur ifadesiydi: “Operasyonel sebepler.”

Bu sözün tam olarak ne anlama geldiğini çoğu zaman bilmiyoruz. Fakat açıklamayı yeterli kabul edip beklememiz gerektiğini biliyoruz.

Teknolojinin gelişmesiyle yolculukların kolaylaşacağını düşünüyoruz. Oysa havaalanına girdiğimiz andan itibaren kendimizi giderek büyüyen bir kurallar, ücretler ve belirsizlikler düzeninin içinde buluyoruz. İnternetten yapılmayan bir işlem için ek ücret ödüyor, neden beklediğimizi bilmeden kuyrukta duruyor ve birkaç saat boyunca hayatımızın kontrolünü hiç tanımadığımız bir sisteme teslim ediyoruz.

Hava yolu şirketlerinin erişilmez bir kutsallığı var. Uçuş saati değişebilir, kapı değişebilir, ek ücret çıkabilir. Yolcu ise bütün bunlara uyum sağlamak zorundadır.

Uçağa bindiğimizde yolcu sayısı azdı. Saat sabaha yaklaşıyordu ve herkes uykusuzluğun dibindeydi. Uçak yolculuğunun romantik tarafı çoğu zaman camdan çekilen bulut fotoğraflarında kalıyor. Gerçekte ise başını nereye koyacağını bilemeyen, uyumaya çalışırken sürekli uyanan ve daha yolculuğun başında tükenmiş insanlar var.

Varışta bizi bu defa pasaport kuyruğu karşıladı. Herkesin kim olduğu, neden geldiği, nerede kalacağı soruluyordu. Beklerken insan, bu sürecin neden bu kadar uzadığını düşünüyor.

Fakat burada da yapabileceğiniz şey sıranın size gelmesini beklemek.

Şehre ulaştığımızda yapmamız gereken ilk şey dinlenmekti. Bunu biliyorduk. Fakat seyahat insanı tuhaf bir ruh hâline sokuyor. Bir yere kadar gelmişken uyumak, zamanı boşa harcamak gibi geliyor. Bedeniniz yatağa uzanmak isterken zihniniz dışarı çıkmak, sokaklara karışmak ve yolculuğun başladığını kendisine kanıtlamak istiyor.

Biz de dinlenmek yerine kendimizi şehre attık.

Seyahat boyunca bu çatışma devam etti. Zihin daha fazla görmek, daha fazla insanla buluşmak ve programa yetişmek istiyordu. Beden ise giderek daha açık biçimde itiraz ediyordu.

Bir süre sonra soğuk algınlığı başladı. Boğazım yanıyor, sesim değişiyor ve kendimi giderek daha kötü hissediyordum. Buna rağmen yapılacak etkinlikler, görüşülecek insanlar ve gidilecek yerler vardı. Kısa süreliğine geldiğiniz bir şehirde hastalanmak, programı yarıda bırakmak için yeterli bir gerekçe gibi görünmüyor. “Buraya kadar geldik,” diyerek devam ediyorsunuz.

Oysa bedenin seyahat programından haberi yok.

Zihin bir yeri görmek istediği için bedenin de buna hazır olacağını düşünüyoruz. Halbuki beden uçuş saatini, davetleri, sunumları ve dönüş biletini önemsemiyor. Uykusuz kaldığında, üşüdüğünde ya da yorulduğunda kendi kararını veriyor.

Belki de yolculuk, zihnin keşfetme arzusu ile bedenin sınırları arasında yapılan uzun bir pazarlıktır.

Avrupa’daki tren sistemini uzaktan düşündüğümüzde kusursuz bir düzen hayal ediyoruz. Dakik trenler, kolay aktarmalar ve sorunsuz yolculuklar… Fakat sistemi kullandıkça trenlerin de geciktiğini, seferlerin ertelendiğini ve zaman zaman iptal edildiğini görüyorsunuz. O zaman insan ister istemez, “Demek ki yalnızca bizde olmuyormuş,” diye düşünüyor.

Başka toplumları uzaktan bakarak kusursuzlaştırmak kolay. Yaklaştığınızda onların da aksayan tarafları ve gündelik düzensizlikleri ortaya çıkıyor. Bu gözlem, kendi ülkemizdeki sorunları önemsizleştirmiyor. Yalnızca dünyanın hiçbir yerinde hayatın tamamen kusursuz işlemediğini gösteriyor.

Yolculuğun tamamına dönüp baktığımda tekrar eden temel duygunun kontrol kaybı olduğunu görüyorum.

Uçağın ne zaman kalkacağını kontrol edemiyorsunuz. Pasaport kuyruğunun ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz. Trenin gecikip gecikmeyeceği, kalacağınız yere ne zaman gireceğiniz ve hastalığın ne kadar ilerleyeceği sizin elinizde değil. Misafir olduğunuzda günün programını tek başınıza belirleyemiyorsunuz. Hatta bazen ne zaman yemek yiyeceğiniz bile başkalarının planına bağlı hâle geliyor.

Gündelik hayatımızda fark etmeden kurduğumuz kontrol düzeni, yolculukta kısa sürede dağılıyor. İnsan neye tahammül edemediğini, hangi belirsizliğin kendisini öfkelendirdiğini ve ne zaman başkalarına bağımlı kalmaktan rahatsız olduğunu fark ediyor.

Fakat yolculuğu anlamlı kılan karşılaşmalar da çoğu zaman bu belirsizliklerin içinden çıkıyor.

Bir yere erken vardığınız için tanımadığınız birinin evinde kahve içiyorsunuz. Sokakta tesadüfen karşılaştığınız biriyle küçük bir mimarlık ofisine giriyorsunuz. Ortak bir stüdyoda, kapılarda ve merdivenlerde beklenmedik sohbetlere dalıyorsunuz.

Yolculuğu zorlaştıran belirsizlik, onu hatırlanmaya değer kılan karşılaşmaların da kaynağı oluyor.

Dönüş uçağına yetişmek için yeniden telaşlandık. Hazırlıklar, bavullar, yol arayışı ve havaalanı prosedürleri derken son dakikalara yaklaştık. Nihayet uçağa binip koltuğuma oturduğumda yolculuğun sona erdiğini düşündüm.

Fakat insan bir yolculuktan yalnızca bir şehirden ayrılarak dönmüyor. Gittiği yere kendi alışkanlıklarını, hassasiyetlerini ve önyargılarını da götürüyor. Sonra onları başka evlerin, başka sistemlerin ve başka hayatların içinde yeniden görüyor.

Belki seyahat etmenin asıl anlamı da budur: Bir süreliğine kendi hayatından uzaklaşıp kendine dışarıdan bakabilmek.

Hoşçakalın, bilimle kalın.