Bir ev ararken çoğunlukla binaya bakıyoruz. Kaç odası var, mutfağı geniş mi, güneş alıyor mu, otoparkı var mı? Bunların hepsi önemli. İnsan, yıllarca yaşayacağı evin rahat ve güvenli olmasını ister.
Peki kapıdan dışarı çıktığımızda bizi nasıl bir hayat bekliyor?
Çocuğumuz okula güvenle yürüyebiliyor mu? Yaşlı bir insan kaldırımda rahatça ilerleyebiliyor mu? Yazın markete giderken gölge bulabiliyor muyuz? Biraz oturmak istediğimizde para harcamadan kullanabileceğimiz bir yer var mı?
Bu sorular, aslında evimizin bulunduğu yerin nasıl bir şehir olduğunu anlatıyor.
Bazı şehirlerde yürürken zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Bir sokaktan diğerine geçmek, köşeyi dönüp ileride ne olduğunu görmek istersiniz. Binalara bakar, bir meydanda durur, sonra yürümeye devam edersiniz. Sizi orada tutan şeyin ne olduğunu hemen söyleyemezsiniz.
Ama hissedersiniz: Bu şehirde bir özen vardır.
Bu duygu her zaman görkemli yapılardan kaynaklanmaz. Binaların birbirine yaklaşımı, renklerin uyumu, kaldırımın devamlılığı, bir ağacın gölgesi ve dinlenebileceğiniz küçük bir alan… Tek tek bakıldığında sıradan görünen ayrıntılar, birlikte şehre karakter kazandırır.
O halde şehirlerimiz büyürken şu soruyu sorabiliriz: Tek tek yapılan binalar, nasıl birlikte bir şehir oluşturur?
Yap-sat anlayışında temel hesap çoğu zaman parsel üzerinden kuruluyor. Kaç daire yapılacağı, maliyet, kullanılabilir alan ve satış değeri belirleyici oluyor. Bu hesabın ekonomik gerekçeleri var. İnsanların konuta, üreticinin kazanç sağlamaya ihtiyacı var. Fakat her parsel kendi içinde çözülürken, bütün sokağın nasıl görüneceği ve yaşanacağı sorusu ortada kalabiliyor.
Birbirine benzeyen planlarla yapılan binaların cephelerinde birbirinden kopuk tercihler görebiliyoruz. Biri koyu renkli, diğeri parlak kaplamalı; balkonlar, çatılar ve girişler ayrı ayrı dikkat çekmeye çalışıyor. Her bina kendini göstermek istiyor.
Peki yan yana geldiklerinde nasıl bir bütün oluşturuyorlar?
Üstelik mesele yalnızca görünüşle sınırlı kalmaz. Bir binanın otopark girişi, diğerinin merdiveni, ötekinin dükkan önü derken kaldırımın sürekliliği kaybolabiliyor. Her yapı kendi ihtiyacını çözerken, ortak yaşam için kalan alan daralabiliyor. Oysa sokak, insanların yürüdüğü, karşılaştığı, durduğu ve mahalleyle bağ kurduğu yerdir.
Bu konunun su ve iklimle de doğrudan ilişkisi var. Toprağın ne kadarının açık kaldığı, yağmurun nereye yönlendirildiği, ağaç için yer ayrılıp ayrılmadığı küçük ayrıntılar gibi görülebilir. Ancak aynı kararlar bütün bir mahallede tekrarlandığında, yağmurun izlediği yolu ve gölgenin dağılımını belirler. Batman’da gölgeyi, ağaçları ve yağmur suyunu tasarımın başından itibaren düşünmemiz gerekir.
İmar kararları, mimari tasarım, altyapı ve kamusal alan düzenlemeleri ortak bir yaklaşım gerektirir. Şehrin bütünü için bir fikir olmadığında, tek tek yapıların o bütünü kendiliğinden oluşturmasını beklemek güçleşir.
Üstelik bugün eksik bırakılan bir alanı yarın bulamayabiliriz. Binalar yerleştikten sonra kaldırımı genişletmek, ağaç dikmek veya küçük bir meydan oluşturmak çok daha zorlaşır.
Batman’ın büyümesini konuşurken yeni yapıların sokağa ve mahalleye ne kattığını da konuşmalıyız. İnsanlar nerede yürüyecek, çocuklar nerede oynayacak, komşular nerede karşılaşacak? Bu sokakta yaşlanmak nasıl bir deneyim olacak?
Bir binanın tamamlandığı gün bellidir. İnşaat biter, anahtar teslim edilir. Şehrin nasıl bir yer olduğu ise sonrasında anlaşılır: Sabah yürüyüşünde, okul yolunda, yaz akşamında, yağmurlu bir günde…
Belki de yeni bir binanın projesine bakarken, yanına bütün sokağın görüntüsünü ve orada yaşanacak hayatı da koymalıyız.
Çünkü evimizin kapısı, aynı zamanda şehre açılır.
Hoşçakalın, bilimle kalın.
Next