.Bir Şehrin Değeri Binalarında mı, Boşluklarında mı?

Bir şehri ilk defa ziyaret ettiğimizde genellikle önemli yapılarını görmeye çalışırız. Meydanlar, müzeler, anıtlar ve tarihi binalar gezilecek yerler listesinin başında bulunur. Şehirler de kendilerini çoğunlukla bu yapılar üzerinden anlatır.

Oysa temmuzdaki Berlin yolculuğunda beni en fazla düşündüren yerler arasında, üzerinde pek az yapı bulunan alanlar vardı. Eski işlevini kaybetmiş bir havaalanı ve yağmur suyunun toplandığı bir alanda kurulmuş buluşma ortamı…

Eski Tempelhof Havaalanı’na gittiğimizde, bir zamanlar uçakların inip kalktığı pistlerde yürüyen, bisiklete binen, spor yapan ve piknik için gelen insanlar gördük. Berlin’in ortasında böylesine geniş bir alanın açık bırakılması dikkatimi çekti.

Alanla ilgili tartışmalar ise tanıdıktı. Bir kesim, şehrin konut ihtiyacını karşılamak için buranın yapılaşmaya açılması gerektiğini düşünüyor. Diğerleri ise insanların serbestçe kullanabileceği bir kamusal alan olarak korunmasını istiyor.

Şehir büyüdükçe konut ihtiyacı artıyor. Arsa değerleniyor ve boş görünen her alanın üzerine ne yapılabileceği konuşulmaya başlanıyor. Konut ihtiyacı gerçek bir mesele (sanırım Göbeklitepeden buyana insanları çözemediği kadim bir iş). Fakat insanların hiçbir şey satın almak zorunda olmadan bulunabileceği yerleri korumak da şehrin ihtiyaçlarından biri.

Burada “boşluk” kelimesini yeniden düşünmek gerekiyor. Üzerinde bina bulunmayan bir yere boş diyoruz. Oysa insanların yürüdüğü, çocukların oynadığı, kuşların konduğu bir alan gerçekten boş mudur? Belki de boş dediğimiz yerde, yalnızca görmeye alıştığımız türden bir yapı yoktur.

Tempelhof’un kenarındaki Floating University, bu soruyu başka bir yönden düşünmeme neden oldu.

Adında “üniversite” geçince insanın aklına derslikler, koridorlar ve büyük bir bina geliyor. Burada ise ilk bakışta metal iskeleler, geçici platformlar, su ve bitki örtüsü görüyorsunuz. Yağmur suyunun toplandığı bir altyapı alanında, insanların buluşabildiği, öğrenebildiği ve birlikte çalışabildiği bir ortam kurulmuş.

Su kaynakları araştırmacısı olarak burası ayrıca ilgimi çekti. Şehirlerde suyla ilgili altyapıyı çoğunlukla gözden uzak tutuyoruz. Yağmur suyu bir yerde toplanıyor, bir kanala giriyor ve uzaklaşıyor. Biz de gündelik hayatımızda bu yolun pek azını görüyoruz.

Floating’de ise su, bulunduğunuz yerin parçasıydı. Sazlıklar, bitkiler ve onların arasına yerleştirilmiş yapılar birlikte görülüyordu. İnsanların kullanacağı bir yer oluşturmak için alanın bütün özellikleri ortadan kaldırılmamıştı. Mevcut koşullarla birlikte bir şey yapılmaya çalışılmıştı.

Beni etkileyen tarafı buydu. Büyük bir bütçeyle kusursuz bir bina yapmaya çalışmak yerine, var olan alanın imkanları görülmüştü. Normalde yalnızca teknik bir işleve sahip olduğunu düşüneceğimiz bir yer, insanların bir araya gelebildiği bir ortama dönüşmüştü.

Oradaki buluşmada öğrenciler, akademisyenler, sanatçılar ve farklı alanlardan insanlar bir araya geldi. Yaklaşık üç saat boyunca sunumlar yapıldı, fikirler tartışıldı ve insanlar birbirlerini dinledi.

Klasik anlamda bir konferans salonu, kürsü veya resmi oturma düzeni yoktu. Buna rağmen konuşmalar sürdü. Hatta bulunduğumuz yer, üzerine konuşulan konuların bir kısmını hemen önümüze getiriyordu. Su, doğa ve insan müdahalesi hakkında konuşurken bunları çevremizde görebiliyorduk.

Bu deneyim bana üniversitedeki ortamlarımızı da düşündürdü. Bir etkinlik hazırlarken salonun büyüklüğüne, ekranına ve donanımına önem veriyoruz. Elbette bunların gerekli olduğu durumlar var. Fakat bazen bütün hazırlık tamamlandığı halde beklediğimiz konuşma ve katılım oluşmuyor. Floating’de ise oldukça sade bir ortamda insanlar saatlerce birbirini dinledi.

Berlin’in tamamı hakkında birkaç günlük yolculuktan hüküm çıkarmak istemem. Fakat Tempelhof ve Floating’de gördüklerim, bir şehri değerlendirirken nelere baktığımı sorgulattı.

Şehirleri çoğu zaman yaptıkları binalarla değerlendiriyoruz. En yüksek yapıları, en büyük alışveriş merkezlerini, en geniş yolları ve en yeni projeleri gelişmenin göstergesi kabul ediyoruz. Bir alanın değerini de üzerine yapılabilecek yapı üzerinden hesaplamaya yatkınız.

Oysa bir şehrin karakterini bazen yapmadıkları da belirliyor. Her boşluğu binayla doldurmaması, her suyu gözden uzaklaştırmaması, her alanın kullanımını baştan kesin biçimde belirlememesi…

Bu, şehirde hiçbir şey yapılmasın demek değil. Yapılacak şeyin, orada zaten bulunan hayatı ne kadar dikkate aldığına bakmak demek.

Batman’da da bir açık alanla karşılaştığımızda çoğunlukla oraya ne yapılabileceğini konuşuyoruz. Belki önce biraz durup şu soruyu sormalıyız: Bu alan bugün ne işe yarıyor, kim kullanıyor ve üzerine yapı yaptığımızda neyi kaybedeceğiz?

Berlin’den aklımda kalan yerlerden biri eski bir pist, diğeri suyun ve sazlıkların arasındaki geçici platformlar oldu. İkisinde de insanlar vardı. Yürüyor, konuşuyor, dinleniyor ve birlikte zaman geçiriyorlardı.

Bu yüzden o alanlara artık kolayca “boş” diyemiyorum.

Hoşçakalın, bilimle kalın.