Her 26 Ağustos haftasında heyecanlanırım.
1000 yıl önce Malazgirt Meydan Muharebesi,
1000 yıl sonra da Büyük Taarruz.
Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde
Türk Kurtuluş Mücadelesi’nin en büyük ve topyekun son askeri harekatıdır.
Sakarya meydan muharebesinde
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, O satıh da bütün vatandır!” diyerek harekat sürer.
En sıkıntılı durumlarda bile“Umutsuz durumlar yoktur, Umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.”diyebilen de Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Kurtuluşa giden yolda “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir,İleri!” diyen Atatürk 9 Eylül’de İzmir’de düşmanı denize dökerek kurtuluş gerçekleşmiştir.
30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun!
ÇAGIMIZDA UMUTSUZLUK SALGINI
Günümüzde huzursuzluğumuzun kökeni, gerçek bir mücadelenin yokluğunda yatıyor.
Zorluklar bir zamanlar bizi sınayıp hayata tutunmayı kazandırırken, refah toplumunda rahatlık bizi kendi zihnimizde savrulurken bıraktı.
Zorluklarla karşılaşmadığımızda, kendimizi kanıtlama, tecrübe ve çabayla anlam yaratma şansından mahrum kalırız.
Kültürel maskelerin ardında, özgün benliklerimizden kopuk bir şekilde yaşıyoruz.
Bitmek bilmeyen medya tüketimi eleştirel düşüncemizi köreltiyor ve gerçekliği zararsız bir gösteriye dönüştürüyor.
Statü, lüks, görünüş gibi içi boş başarı ideallerinin peşinde koşarken, kendimizi hiçlik içinde buluyoruz ve dünyanın geçekliğinden kopuyoruz.
Doğayla bağımızı neredeyse kopardık, çalışan olarak hayatımızı steril ofis bölmelerine hapsettik ve manzarayı ekranlarla değiştirdik, önemsiz dikkat dağıtıcı şeylerle kendimizi uyuşturduk.
Bu halimizle bakış açımız daraldı, küçük kaygılara ve benmerkezciliğe kapıldık, büyük resmi göremiyoruz.
İçgüdüler toplumsal uyum uğruna bastırılırken, çoğumuz anlamı içeriden yaratmak yerine, dış güçlerden gelmesini pasif bir şekilde bekliyoruz.
Teknoloji bizi birbirine bağlasa da, aynı zamanda izole ediyor; bir zamanlar insan ruhunu şekillendiren saf, stres giderici toplumsal güçlerle aramıza bir duvar örüyor.
Hayatımız modern ama yaşantımız öyle değil.
Her sessiz anı gürültüyle harap ediyoruz: podcast'ler, sosyal medya, durmaksızın akan haberler...
Sessizlikten kaçınmak için her şeyi yapıyoruz.
Sessizlik bizim düşmanımız haline geldi, bu yüzden sürekli bir dikkat dağıtıcı akışla onu kirletiyoruz.
Zihnimiz aşırı dolana ve ruhumuz, bizi eğlendirmek için tasarlanmış içerik tarafından parçalanana, boşaltılana kadar sayfaları kaydırıp tüketiyoruz.
Sanal dünya bizi daha önce hiç olmadığı kadar birbirimize bağlarken aynı zamanda da birbirimizden ayırıyor; bizi yalnızlığa, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir öfke ve yabancılaşma düzeyine sürüklüyor.
İnsanlar olarak, zorunluluklarla şekillendik.
O ilk, istikrarsız günlerde hayatta kalmak, bir araya gelmek, sıkı sıkıya bağlı topluluklar kurmak, birbirimize güvenmek ve doğanın ihtiyaçlarına uyum sağlamak anlamına geliyordu.
Yiyecek ve barınak için toprağa bağımlıydık, iş birliği yapmayı öğrendik ve avlanmak, toplayıcılık yapmak ve hayatta kalmak için araçlar ve stratejiler geliştirdik.
Bu ortak çaba sayesinde sadece hayatta kalmadık, aynı zamanda gelişmeye de başladık.
Artık durum böyle değil.
Küçük, sıkı sıkıya bağlı topluluklar için yaratılmışız, ama bunun yerine devasa, kişiliksiz bir toplumun kaosunda kaybolmuş durumdayız.
Zorlanmamız şaşırtıcı değil; bu, inşa edildiğimiz ortam değil.
Çatlaklar her yerde.
Sosyal medyada gezinin veya siyasi bir paylaşımın yorumlarını okuyun, göreceksiniz: Yüzeyin hemen altında köpüren bir öfke, düşmanlık ve köklü bir yabancılaşma fırtınası.
Psikiyatri Carl Jung, modern toplumundan bahsederken "bu yeni varoluş biçiminin, istikrarsız, güvensiz ve kolayca etkilenebilen bir birey ürettiğini" yazmış.
Modern hayatın ikilemini en iyi çözümleyen bir değerlendirme.
Jung, bireyin toplum tarafından önemsenmemesi ve ikincilleştirilmesi durumunda, devletin ve diğer kitle hareketlerinin onu kendi sinsi gündemlerine hizmet etmeye yönlendirme etkisine açık hale geleceği konusunda uyarıyordu.
"Kalabalık ne kadar büyükse, birey o kadar önemsizdir."
Saf irade ve yaratıcılıkla, benzersiz bir konfor ve refah medeniyeti inşa ettik; başarıları inkâr edilemez bir medeniyet ilerlemesi.
Yine de, bu albenili hayatın gerisinde bir şeyler yok oluyor.
Kendimizi mücadeleden ne kadar soyutlarsak, o kadar küçülürüz.
Dünyayı evcilleştirirken kendimizi de evcilleştirdik; varoluşun sınırlarını körelterek, kendi çöküşümüzün seyircilerine indirgedik.
Daha iyi bir yaşam arayışımızda, rahatlığın doğal hareketlerimizi ve güçlerimizi zayıflatmasına izin verdik.
Bu böyle gitmez, yarın yeni bir dünya kurulur ve orada yerimiz alırız.
Ama nasıl?
Next