“İndir donunu lan!” diyen adamın sesi uzaktan geliyordu.
           Şoförüm ve iki zabıta memuruyla gözaltına alınmam ağustos ayının ilk günlerinden birindeydi. İnce, ısırgan bir sarı sıcak günün gecesinde.
          HADEP Genel Başkan Yardımcısıydım o sıra.
          Kozluk Emniyetindeki ilk geceyi,  sabaha kadar duvara bir karış uzaklıkta ve ayakta geçirmiştim. Bütün gece aralıklı yapılan sorgulamalardan bişey çıkmayınca, Emniyet Müdürü’nün bizzat kendisi,  “Madem böyle,  günah bizden gitti Başkan, seni asıl  konuşturacak yeri kendin istedin!” diye sabahtan Terörle Mücadeleye gönderdildik.. Üç gün de orada “konuk” edildik.
   Mesele şuydu:  Sonradan “tetikçi” diye kullanılan birinin “itirafı” sonucunda Belediye Başkanlığım dönemindeki “terörist”liğim sorgulanıyordu.
   Fazla bir hasar yoktu, Kozluk’a geri gönderildim,  üstelik bu kez üstü kapalı bir arabada,  arkadan kelepçesiz ve gözbağsız olaraktan..Her şey yolunda gibiydi.
   Eski bir bakanlık müfettişi olmam hasebiyle alınan ifademe bakınca salıverilmem gerekiyordu, umuyordum.  Ama öyle olmadı, askeriye de izliyormuş ya tutukluluğumuzu, bu kez onlar devreye girdiler,  “Olmaz ha, sakın salıvermeyin, bize gönderin!” dediler.
     JİTEM’li gün ve geceler bundan sonra başladı. Tam dokuz gün dokuz gece.
    JİTEM!.
   Piknik yeri, gülbâran bahçesi maşallah; gidip de gelememenin bir diğer adı!
   “İndir donunu lan!”  komutunu işte o sıra, derinliklere indirilip sözde “kayıt-kuyut” altına alındığımız sırada duydum. Kolumdaki sarsınca,  bana seslenildiğini anladım.
   İçimde “bu da nereden çıktı?” diye geçirdiğim tereddütü anlamış olmalılar ki, “hoş geldin” niyetine sıratımın ortasına ilk yumruğu yedim. Vuruş çok sert ve  profesyonelceydi, besbelli.  Gevşeyen göz bağım inince karşımdakileri ve etrafı az biraz görebildim. Düşen göz bağımı elime verip patlayan dudağıma tutturdular.
   Ne ki, şaşkınlığım  fazla sürmedi; verilen emri yerine getirdikten hemen sonra yapılanın,  bir “sünnet muayenesi” olduğundan ibaret bir işlem olduğunu  anlamıştım: Bilmediklerinden değil, fakat sırf aşağılamış olmak içindi yaptıkları;   “Ermeni” olup olmadığıma bakıyorlardı.
   Tesadüf bu ya, Ermeni değildim ama damardan bir yanım onlara yakındı. Eşimin annesi, rahmetli kayınvalidem yani, Ermeniydi. Çocukken tehcir, yani bizimkilerin deyimiyle “Fermanê Fılla”  zamanında  Müslüman bir Kürt ailesince ölüm yolculuğundaki kafilelerden  koparılıp koruma altına alınmış sonradan da korkudan müsliman olmuşlar.
   Öyle yani, eşim, dolayısıyla çocuklarım, Ermeni yeğenleri..
   Sorgunun başlayabilmesi için konuşmam, bu yüzden de dudağımdaki kanamanın geçmesi gerekiyordu. Dudağıma bastırdığım gözbağımla günlerimin geçeceği hücreme atıldım. Kafam hala sünnet muayenesinde, daha sonra ilgisi nedeniyle Filit’e gitti.
   Filit!
   Çocukluğumda tanıdığım en cazgır, kimsenin dalaşmak istemediği bir mel’un adam!
   Elektrik yoktu ilçede o zamanlar. Filit yolcu simsarlığının yanında aynı zamanda belediyenin tellalıydı da. Utanmaz, yüzsüz, cıcık bir kişiliğin yanında hoparlörü aratmayan  gür bir sese sahipti. Devletin ve belediyenin her türlü “ilanatı”nı o yapıyordu. Çarşının bir ucundan bağırdı mı, diğer ucundan rahatça duyulurdu.  “Fakat Filit’in bu görevlerinin yanında ek bir görevi daha vardı: “Durumdan vazife çıkararak” gayrimüslimleri ilçeye sokmamak!
   Kahve işleten, kumar oynatan, namaz ve niyazla hiçbir ilgisi olmayan ve herkesin bulaşmaktan kaçındığı bu adam nedense kimi cahil dindarların gözüne girmek için bu “ek” işi de üstlenmişti. İlçeye kazara o güne kadar bilinmedik, yabancı birinin geldiğini duymasın, hemen peşine “sütal”  takımından bir iki kişiyi takardı; gayrimüslim mi diye. Gayrimüslimden de kasıt Ermeniydi  tabii. Çünkü yöremizdeki kalıntılar ve yaşlıların anlatımından buralarda gayrimüslim olarak sadece Ermenilerin yaşadığı anlaşılıyordu. Onların dışında söz gelimi Süryani, Asuri ya da Keldani gibi Müslüman olmayan diğer azınlıklar hiç yoktu. Yezidiler ise sadece güney taraflarında,  Beşiri’nin bir iki köyünde kalıyor ve onlar da  çok ender dışarıya çıkıyorlardı.
   Son tehcir olayından sonra Kozluk havalisinde neredeyse hiç Ermeni kalmamıştı. Sadece şehir merkezinde bir ailenin kalmasına izin verilmişti: Sekvan Usta. O da ilçenin tek ve yörenin en iyi demircisi olduğu için!
   Elli’li yılların sonunda Ermeni olarak bitişik ilçe olan Sason’un “Natopa” ve “Herend” adlı iki köyünde ise  sadece birkaç aile kalıyorlardı ki, bu köyler de Kozluk’tan hayli uzaktı; bir dağın yamacındaydılar ve ulaşımları zordu. O nedenle ilçede çok ender görünürlerdi.
   Ama yine de Filit, bir fino gibi koku alırdı!
   Bir Ermeninin ilçeye gelişini birileri mutlaka kulağına fısıldardı. Filit bunu duyar duymaz kulakları diklenir, elindeki işi bırakır, ağzı kulaklarına varacak şekilde yüzü bir anda açılırdı.Gözleri etrafa şeytani sevinç kıvılcımları saçarak harekete geçerdi. Hemen yerinden fırlar, ilk yakın bakkaldan elindeki çay sallamasını lokumla doldururdu. Bundan sonra yapılacak olan, beş-on yaşındaki çocuklardan oluşan ordusunu toplamaktı!
   Bunu fark eden yabancı, kapalı bir yere, tanıdık bir esnafa sığınırdı mesela. Ama orada uzun süre kalma şansı yoktu.Çünkü her birinin ağzına birer lokum vererek peşine taktığı yüzlerce eli taşlı çocuktan oluşan ordusuyla Filit, adamın bulunduğu yerden çıkışını beklerdi. Belki kurtulurum düşüncesiyle birden dışarıya fırlayan Ermeni’nin üzerine saldırı başlatılırdı. Taş yağmurundan sürekli yüzünü ve başını eliyle korumaya çalışan adamın tüm çabası onun kan revan içinde kalmasını önleyemezdi yine de. Ve tamamen bir rastlantı sonucu, insani yönü gelişmiş birinin “Tamam, yeter artık!” demesiyle ölümden kurtulurdu.
   Filit, bütün ilçe halkının gözleri önünde gerçekleştirdiği bu operasyonlar sırasında neredeyse yaşamına mal olacak kimi yanlışlıklar da yapıyordu. Bir seferinde “Ermeni” diye Müslüman bir dağlıyı taşlatınca, dağlının yakınları tarafından parçalanıyordu az daha. Filit asla unutmadığı bu dayaktan sonra kendisine verilen istihbaratları test etmek üzere mutlaka adamın donunu indirtirdi çocuklara! (*)
    
   Kapatıldığım hücrede, az önceki sünnet testiyle ilgili “komut”,  çocukluğumda yaşanan bu hadiseyi anımsatmıştı bana.
   Bedensel işkenceyi bir yana atmıştım. Ruhumu kanatan asıl acı, kendi memleketimde, ilk torunumun doğumundan yedi ay sonra, eski müfettiş, eski bir belediye başkanı olarak bilinen kimlik ve kişiliğime karşın “sünnet testi”nden geçiriliyordum. Acıydı.
   Zavallı Ermeni’nin kovalandığı günlerin üzerinden neredeyse yarım asır geçti.  Hala, köşe başındaki binanın yanından her geçişimde onu hatırlıyorum, Filit’i.  Onun kahvesinin yerine bir manav var, bir korucu işletiyor şimdi de..
   İlçeye uğrayacak Ermeni ise hiç kalmadı. Ama keşke olsalardı. Olsalardı da  şimdilerde de konuğumuz olsalardı diyorum. Çünkü bu toplum ve bu topraklar asla  Filit’lerin yaşamasına izin vermeyecek bir dirijanlık kazanmıştır..
   Şu günlerde yine tehcir, soykırım lafları geçiyor ya, çocukluğuma gittim bir an. Paylaşmak istedim sizinle.