Türkiye, geldiği devlet yapısının geleneksel mantığı nedeniyle hep tepeden buyrukçu bir anlayışla yeniliklere bakan bir kökenden geldiği için tabandan gelen yenilik taleplerini hep isyancı bir algıyla izlemiş ve düşmanca bellemiştir.
İkinci Mahmut döneminde yeniçeri ocağının külhanbeyliğine son vermek için atılan adımlar karşısında sistemin nasıl direndiği hepimizin belleklerinde yer edinmiştir. Bu mantık ve tarz aslında her şeyin yenilik veya gelenekselliğin kararını da elinde silah bulunduran güçlerin kararlarının belirleyeceği bir mantalitenin kabulünden kaynaklanmaktadır. Silahlı güçler isterse olur, istemezse padişah bile olsa buyruk dinlenmez anlayışı.
Bu anlayışın en kötü yönü halkın değişim için bir çaba içerisine giremeyeceği mantığının genel kabulüdür. Kutsal devlet adına, din adına devletin kutsanması ile birey devlete ve onun yapılarına kurban edilmiştir. Millet devlet için vardır. Devlet olmazsa millet yoktur. Her şey vatan için, önce vatan anlayışı topluma öylesine sindirilmiştir ki bırakalım bunların eksik veya yanlış olduğunu tekrarlamamak bile büyük bir hürmetsizlik ve düşmanlık olarak algılanmaktadır.
Bu durum devlet söz konusu olduğunda biat eden, kendi varlığını armağan eden, kabullenmeyi görev sayan bir vatandaş profili ortaya çıkarmıştır.
Oysa geldiğimiz çağda modern devlet algısı artık değişmiştir. Demokratik yönetim tarzı en uygun yönetim biçimi kabul edilirken, birey korunması esas olan obje durumundadır. Halkın talepleri dikkate alınmak zorundadır çünkü devlet bir avuç seçkin zümrenin devleti değil bütün vatandaşların devletidir. Bürokrasi elindeki kurumsallaşma bilgisini vatandaşın huzuru ve refahı için kullanmak zorundadır.
Siyaset mekanizmasında da büyük değişiklikler olmuştur. Siyasetçi sahip olduğu güçle vatandaşı mecbur edip kendine bağlayan kişi konumundan kendini vatandaşa hizmet etmekle görevli birey olarak görmek durumunda. Bu nedenle de demokratik sistemi kabul etmiş ve sindirmiş batı toplumlarında başbakanların, bakanların, milletvekillerinin sıradan vatandaşlardan farksız olmaları yadırganmaz. Etraflarında koruma orduları bulunmaz halkın imkânları ile VIP ayrıcalıklarından yararlanmazlar. Halk gibi davranırlar ya da onurlu bir şekilde oturdukları koltukları boşaltırlar. Konumlarını korumak için koltuklarında daha fazla oturmak için yalakalık da yapmazlar seçim hilelerine de bulaşmazlar. Oy kaybına uğradıklarında ise görevlerini bırakma onurluluğu gösterirler. Ve siyaset mekanizması halkın isteklerini baskı ile sindirerek yok saymaya yeltenmez.
Demokrasilerde halk taleplerini sivil eylemliliklerle dile getirme hakkına sahiptir. Hatta taleplerinin dikkate alınmaması ve baskıyla karşılık bulması durumunda meşru direnme hakkı bile insan hakları arasında sayılan ve kabul edilen bir olgudur. Bu hakkın savunulması durumunda başkasının haklarının gasp edilmemesi temel kuraldır. Direnme hakkı başta olmak üzere bütün talep ve karşı çıkışlar talepleri görmezlikten gelen mekanizmaya karşı yapılırsa meşruluğunu bulur.
Türkiyede Kürtler temel haklarını demokratik zeminde dile getirsinler diye devletin en başından başlayarak talepler dillendirilmiştir. Silahlı mücadele döneminin bittiği vurgulanmış ve siyaset yolu ile hakların talep edilmesi önerilmiştir, Haklar talep edilirken sivil eylemlilikler önerilmiştir. Bu mantığın doğru bir mantık olduğunu da belirtmek gerekmektedir. Siyaset yolu ve sivil eylemliliklerle hak talep edilirken neyi talep edeceklerine şüphesiz eylem sahipleri karar verirler onu devlet mekanizması olarak ya da yönetim mekanizmaları olarak belirleyemezsiniz.
Bu ülkenin giydiği gömleğin bu Ülkenin vatandaşlarına dar geldiğini söyleyen vatandaşlar ne yazık ki statükocu bir anlayış ile baskı altına alınmak istenmektedir. Seçim barajı, yargı kararları, tutuklamalar gibi yöntemler kullanılarak siyaset yapma ve siyaset yoluyla çözüme gitme yolları birileri tarafından kapatılmaya çalışılmaktadır. Sorulara güvenlik eksenli bakılmakta devlet, güvenlik güçlerinin copu, panzeri, gaz bombası ile vatandaşın önüne çıkarılmaktadır. Bu mantık yanlıştır.
15 Marttan bu yana kurulan demokratik çözüm ve barış çadırlarının direniş ve saldırı merkezlerine dönüşmesi kabul edilecek boyutu aşmıştır. Sadece ilimizde bu tarihten bu yana yüzlerce kişi gözaltına alınmış bazıları tutuklanmış yüzlerce insan yaralanmış birçok dükkân ve araç tahrip olmuştur.
Devlet polisini Kürtler eylemcilerini kontrol edemez hale gelmiştir. Batmanda 45 günde kullanılan gaz bombası sayısı bir ülkenin yıllarca kullanacağı sayıdan daha fazladır. Şimdiye kadar can kaybının olmaması büyük bir şanstır.
Artık bu duruma bir son verilmelidir. Toplumun bu manzarayı daha uzun bir süre izleme sabrı kalmamaktadır. Seçimlere gidilen bir süreçte bu durumun daha fazla sürmesi durumunda sağlıklı bir ortamdan söz etmek mümkün olmayacaktır.
Bu nedenle bu alanda söz sahibi olanları; vekilleri, valiyi, hükümeti, Partiyi karşılıklı adımları atmayı bir birinden beklemeden mevcut mantıklarından vazgeçmeye davet ediyoruz. Çatışmaların kimseyi başarılı bir sonuca götürmeyeceğini görmek gerekir.
"Demokratik Çözüm ve Barış" Çadırı
Next