Sivil ittiatsizlik eylemlerinin bir çeşidini oluşturan demokratik barış çadırları uzun süren bir çatışma sürecinden sonra polis müdahalesi ile kaldırılmaya başlandı.
Dün gece yarısı bir operasyonla Beledeyi bahçesine kurulmuş olan çadır kaldırıldı. İçinde kalan insanların bir kısmı gözaltına alınırken, bir kısma dağıtıldı.
Öncelikle olayın bu dereceye gelmiş bulunmasının üzücü olduğunu belirtmek gerekmektedir. Dünkü yazımızda da belirtmiştik 15 Marttan bu yana başlayan demokratik çözüm ve barış çadırları sürecinde yüzlerce insan yaralanmış ve bir o kadar insanda gözaltına alınmıştır. Her ne kadar isim demokratik ve barış kelimelerini içerse bile yapılan müdahaleler ve gösterilen direnişler sonucunda ortaya çıkan tablo bu simgeleri yansıtmaktan uzaktır.
Öncelikle şu hususun altını özellikle çözmemiz gerekmektedir ki başka yolu kalmadığı zaman insanların direniş göstermeleri bir insan hakkı olarak meşru görülmektedir ancak meşru olan bir hakkın kullanılması söz konusu olduğunda bu hakkın sınırlarının ve sonuçlarının hesaplanması da aynı oranda bir hassasiyet istemektedir. Bu husus dikkate alındığında herkesin bir hesap yapması gerektiği ortadadır.
Öte yandan son dönemde yapılan müdahalelerde operasyonel polis gücünün müdahale mantığı ve stratejisinin olayları körüklemekte büyük katkı sunmuştur. Müdahale süreçlerinde yaşam hakkına dikkat edilirken diğer konularda ötekileştirme ve öteki görme tavrı sergilenmiştir. Bu tavır olayların yatıştırılması sürecine katkı sunmamıştır.
Karşılıklı olarak eylemi ve operasyonları yönetenler tek bir adım bile olsa geri atmayı düşünmemiş ve adeta “olaylar olsun sonuç ne olursa olsun” mantığına doğru gidilmiştir. Bu mantığın ortaya çıkardığı sonuç ortada durmaktadır.
Karadenizli yurttaş hastalandıktan sonra doktora gitmiş, doktor gerekli tetkikleri yaptıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve kısa bir süre sonra yaşama veda edeceğini söylemiş. Adam üzgün bir şekilde köyüne geri dönmüş. aile büyük bir hararetle bir konu tartışmaktadır. Konu sıradan bir konudur ancak tartışma büyüktür. Nihayet bir arada evden birisi köylüye dönüp “ya sen doktora gitmiştin ne oldi?” Diye sormuş. Adam büyük bir üzüntüyle;
 “öleceğim!”
demiş. Adamların hepsi birden bakarak “bişey olmaz” deyip tartışmalarına devam etmişler. Adamcağız ne kadar onların yanına gelse ya ben öleceğim demiş ise de kimseye derdini dinletememiş. sonuçta kararını verip mezar taşı hazırlayıcısına gitmiş ve kendine bir mezar taşı siparişi yapmış.
Aradan bir süre geçmiş ve adam ölmüş. Köylüler toplanıp ya bu adam neden öldü diye tartışmaya başlamışlar. Adamı gömdükten sonra mezarcı adamın sipariş ettiği mezar taşını getirip adamın başucuna koymuş. Mezar taşında şu cümle yazılıymış;
“ Öleceğim dedim inanmadınız
Öleceğim dedim inanmadınız.
Ne oldi?”
Bizde günlerdir söyleyip durmaktayız. Kontrolsüz güç güç değildir diye ama dinleyen yok.
Biz günlerdir yazıp çiziyoruz araya girip söylüyoruz, rica edip sesimizi dinletmeye çabalıyoruz. böyle müdahale olmaz, böyle tavır konulmaz böyle algılama yarar getirmez diyoruz ama dinletemiyoruz.
Ne millete ne de devlete derdimizi anlatamıyoruz.
Şimdi söylüyoruz işte, dinlemediniz de ne oldu?
15 Martta başlayan süreç ikinci kez çadırın yıkılması ile sürmektedir. Oysa açıkça söylemek gerekir ki çadırın yıkılması ile sorun ortadan kalkmıyor. Çadırı yıkmak için ya da çadırı yıktırmak için gösterilen azim ve kararlılık çadırı koruyup kafalardaki önyargı ve diyalogsuzluğu yıkmak için gösterseydik bütün bunları yaşamak zorunda kalmazdık.
Sorunlar diyalog yerine şiddetle yansıtılmak ve sindirilmek istendiği sürece sonuç alınmayacaktır.
Dün söyledik, bugün söylüyoruz ve yarın da söylemeye devam edeceğiz. Bu sorun öyle çadır yıkmakla adam tutuklamakla bitecek sorun değildir. Bu sorun polisiye tedbirlerle bitirilecek bir sorun olmaktan da çıkmıştır. Parlamento bu sorunu çözmek zorunda. Bu da demokratik eylemliliklerin sınırlarını iyi çizilmesini zorunlu kılarken vatandaşın sivil ve demokratik yöntemlerle sesini duyurma yöntemlerine tahammül etmeyi gerektirir.