Bu röportaj rahmetli Salih Özdemir ile yaptığım son röportajdır. Canımızı bizden alan mayın patlamasından önceki hafta içerisinde gerçekleştirildi. Yaptığım bir çalışma çerçevesinde hem kendisi hemde yol ve kader arkadaşı Sedat Özevin’le kısa birer röportaj yapmıştım. Acı kadere ve kör talihe bakın ki bu yaptığımız son konuşmalar ve ayrılık görüşmeleri oldu. Adam gibi bir adamın son açıklamasını sizlerle paylaşmak istedim.
“1990 sürecinde siz de Kürt orjinli partide yönetici olarak görev yaptınız. Bize süreci ve karşılaştığınız zorlukları aktarır mısınız?
1990’lı yıllara gelindiğinde Kürt siyasal hareketi kitlesel boyutlara ulaşmıştı. Sadece bölgede değil Türkiye siyasetine de yön verecek hale gelmişti. Bilindiği gibi Kürtler özellikle Yurtsever kesimler sosyal demokrat partilerde mesela SHP de siyaset yapmaya çalışıyorlardı. 1989 yılında Paris’te düzenlenen Kürt konferansına SHP’ de siyaset yapan Ahmet Türk, Adnan Ekmen, İbrahim Aksoy gibi isimler katılmışlardı. Dönüşlerinde katılımcı milletvekilleri SHP’den ihraç edildiler. Destek için diğer bazı milletvekilleri de istifa etti.
Yoğun tartışmalardan sonra HEP (Halkın Emek Partisi) kuruldu. Bu aslında bir kopuşun da ifadesiydi. Türkiye’yi yöneten güçler bu durumun farkındaydılar. Bu nedenle de yaklaşan seçimlere Kürtler tek başlarına girmesinler diye formüller arıyorlardı.
Aslında tam da bu süreçte Kürt politikasında bir konsept değişikliğine gidildi. Sanılanın aksine onbinlerce kürdün hayatına mal olan politikalar Çiller döneminde değil bu dönemde başlamıştı ama her nedense bir süre ara verilip tekrar başlandı. Süreç Diyarbakır İl başkanı Vedat Aydın’ın katledilmesi ile Mesut Yılmaz döneminde başlamıştı. Mesut Yılmaz erken seçim kararı aldı ve 1991 seçimlerine gidildi. Bu seçimde SHP-HEP ittifakı gerçekleşti.
Bilinen yemin krizi ardından yeniden sistemin dışına itilme ve Faili meçhul cinayetler döneminin derinleştirilmesi süreci başladı. Bu güne kadar o dönemin nedenleri, niçinler ve yol açtığı siyasal sonuçlar derinliğine incelenemedi. Uğur Mumcu, Eşref Bitlis ve Turgut Özal suikastları kilit suikastlardır. 1993 Bingöl katliamı bir dönemeçtir. Binlerce köyün yakılıp yıkılması, Dağlık kesimlerin insanlardan arındırılması yönetsel ve psikolojik altyapının oluşturulmasıdır. Bu suikast ve eylemler bu konseptin kadrolarına yer açmak için yapılmıştır. O dönemde verilen mesajlar iyi kavranılamadı. Olağanüstü Hal valisi Ünal Erkan basına verdiği demecinde Şöyle diyordu” Terör örgütü bir zincir gibidir. Halkalarla bir birine bağlı bir zincir. Dağdaki militan, silahlı kadro, köydeki milis, şehirdeki siyasi kadro ve sempatizanlar. Bunlar zincirin halkalarıdır. Şehirdeki, köydeki destekçiler olmazsa dağdakinin hiçbir değeri yoktur. Dolayısıyla dağdaki silahlı militan neyse köydeki de şehirdeki de odur. Dağdakine yaklaşım neyse köydekine, şehirdekine de yaklaşım o olacaktır.”
Bu sözlerin ardından dostlarımız, canlarımız birer birer toprağa düşmeye başladılar. Önce Fakira köyünün muhtarı Hüseyin sonra Cengiz sonra Sıddik, Habip Kılıç, Mehmet Sincar, Metin Özdemir ve daha yüzlerce Kürt yurtseveri katledildi.
Tansu Çiller;” Eğer müdahale etmeseydik Yugoslavya gibi olurduk” diyordu. Yaptığı katliamı itiraf ediyordu. Kürt hareketine sempatiyle bakan herkes düşman olarak görülmüştür. O dönemde en kirli savaşlardan biri yürütülmüştür. Bıraktığı izler onlarca yıl geçse de silinemez. Birey olarak toplum olarak açtığı izler hala taze duruyor. Belki de Barış özlemimiz ve ısrarımız bundandır. İçgüdüsel olarak bu mirası bizden sonraki nesillere aktarma istemimizdendir.
Faili meçhul cinayetlerin sonlandırılması için Bir toplantı tertiplemiştik. Toplantı çağrısını da yapmıştık. Belediye konferans salonunda yapılan konuşma ve fikir alışverişi ile kanın akmasının önüne geçmeye çabalıyorduk ancak vali bu işe tepkiliydi. Tartışmamız oldu. Sonra dava da açıldı katılımcılar hakkında. Valilik makamı kanın durması için gösterilen çabayı takdir edeceğine eleştiriyordu. Böylesi bir dönemden geçtik işte.”