1 Hazirandan buyana ortalığın darmadağın edilebileceğine olan inancı pekiştirecek yüzlerce olay ve eylem gerçekleşti. KCK’nin meşru savunma pozisyonunu ortadan kaldırdığı tarihten bu yana yüzlerce vatandaşımız çatışma, operasyon ve saldırılarda hayatını kaybetti.
Bu gelişmeler karşısında üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışan sivil Toplum örgütleri bir araya gelerek KCK ve Hükümete çağrılarda bulunup ilk etapta silahların susmasını istedi. Bu anlamda KCK’ den meşru savunma pozisyonuna geri dönmesi talep edilirken, ordudan da operasyonlara ara vermesi talep edildi.
Ateşkesin bozulması üzerine en acı tablolardan birisini de biz Batmanlılar yaşadık. Puslu hava içerisinde gerçekleştirilen bir operasyon sonucunda olay mahalline giden dört değerli canımızı kaybettik. Bu olay adeta bizleri bitirdi.
Bunca olaydan sonra gerçekleşen toplantılarda taraflardan silahların susturulması talep edildi. Son olarak Diyarbakır’da gerçekleşen Demokratik Toplum Kongresi de STK’ların çağrılarını dikkate alarak silahların susması için çağrıda bulundu.
13 Ağustos itibariyle KCK tarafından yapılan açıklamada 20 Eylül tarihine kadar savunma pozisyonuna geçildiği açıklaması yapıldı. Bu 12 Eylül referandumu dâhil Ramazan ayı ve sonrasındaki günleri kazasız geçirebilme ihtimalini doğurmuştur. Bundan sonra yapılması gereken ise silahların bir daha patlamaması için gerekli girişimleri gerçekleştirmek ve önlemleri almaktır.
Bu saatten sonra gözler devletin alacağı veya uygulayacağı politikaya yönelecektir. Devlet imha amaçlı operasyonlarına son vermelidir. Hükümet ve bağlı kurumları silahların tamamen susması için gerekli olan diyalog zeminini oluşturmalıdırlar. Bu adım da muhataplık sorununda kilitlenmemelidir.
Bu kadar geniş bir toplumsal kesimin taleplerine göz yummak mümkün olmamalıdır. Asarım, keserim, tanımam etmem mantığının süreci tıkamaktan başka bir işe yaramadığını hepimiz görmekteyiz. Bu sorun ilk kez bizim ülkemizde ortaya çıkan bir sorun değildir. Başka ülkelerde aynı sorunu yaşamış ve bu ülkeler sorunu aşmışlardır, elimizde onlarca örnek mevcuttur.
Son süreçte de gördük ki sapla samanın karışması çok da zor görünmüyor. Bunu anlamak için Dörtyol olayını incelemek ve gerekli dersleri çıkarmak yeterli olacaktır. Aklın yolu birdir ve çözüm sürecinin diyalogla başlatılmasının bu yolun bir gereği olduğu ortadadır.
Bu ülkede ve bölgede vatandaşın özgürce fikrini ortaya koyması isteniyorsa eğer, öncelikle silahlı mücadele taktiğini ortadan kaldıran adımların atılması gerekmektedir. Aksi durumda doğru ve isabetli karardan ziyade direnme mantığı hâkim olacaktır. Bu mantık da takdir edilmelidir ki aklıselim ile hareket edebilen bir mantık değildir. Duygusaldır ve taraftardır.
Hiçbir anne iyi ki çocuğum öldürüldü demez. Hiçbir insan iyi ki beni yasaklayıp yakaladınız demez. Hiçbir insan iyi ki memlekete yatırım yapılmıyor demez. Hiç kimse memlekette bunca ölüm varken olup biteni tasvip etmezse bile çıkıp baltayı kendi ayağına vurmaz.
O halde önümüzde duran tek bir yol var o da çözüme giden yoldur. Bir delinin kuyuya attığı bir taşı kırk akıllının çıkaramadığı sözünü atasözü olarak kabul eden bir toplumda göz göre göre insanları ateşe atmanın bir mantığının bulunmadığını da herkesin bilmesi gerekir.
Bu memleketin sorunlarını çözme konusunda dinlenilmesi gerekenler ateş çemberinin içinde yaşayanlardır. Sahillerdeki plajlarda güneşlenip memleket konusunda ahkâm kesenler bir zahmet biraz kenarda tutulsun. Ateş düştüğü yeri yakar. Bu memleket yanıyor. Bu memlekette yaşanlar hangi taraftan olurlarsa olsunlar kaybediyorken başkalarının bunlar üzerinden politika yapmasına müsaade edilmemelidir.
Bu nedenle de ateşkes süreci çok iyi değerlendirilmelidir. Çatışmasız çözüm için bütün mekanizmalar harekete geçirilmelidir. Yanlışta ısrar aklıselimin işi değildir. Devlet inatlaşarak idare edilmez. Unutulmamalıdır ki insanlar gemiyi limana sağlam getirip getirmediğinizle ilgilenirler. Boğuştuğunuz rüzgâr onları ilgilendirmiyor.
Next