Dün Batman’da yine eylem ve etkinlik vardı.
                   KCK operasyonu sonucunda görevden alınan Belediye Başkanı Necdet ATALAY ve arkadaşları’nın tutuklanmasının üzerinden tam bir yıl geçmişti. Gündüz saat ikide yürüyüş vardı. İki gün öncesinden duyurular yapılmıştı. Kozluk’tan mitinge katılacakların arasına katılarak Batman’a gittik.
                   Akşam yedide aynı amaç doğrultusunda da bir etkinlik vardı:
                   Barış çadırı.
                   Demokratik kitle örgütleri temsilcileri ile kimi kanaat önderlerinin katıldığı ve Batman Demokrasi Platformu tarafından kurulan barış çadırında 24 saat nöbet tutulacak ve “24 Aralık operasyonu”nun amacı ve sonuçları tartışılacaktı. O etkinliğe de konuşmacı olarak çağrılıydık, gittik.
                   Gecenin soğuğuna rağmen toplantı tam katılımlıydı.
                    Ne ki, çadırın içinde, hatırı sayılır bir kalabalığın üç saat önceki mitingte gösterdiği coşkudan eser yoktu. Gecenin soğuğu ile hüzün kol kolaydı bu kez.
İçerinin dışarıya taştığı çadırın içi o bildik afişlerle donatılmıştı; hani o Yahudi esir kamplarını çağrıştıran,  hani o “aleme ibret” ya da gizlenmiş bir kara intikamın dışa vurumu olarak nitelendirilen zincire vurulmuş, Kürt siyasetçilerini gösteren siyah beyaz resim vardı ya,  onlar işte.
Dakikalarca onlara baktım. Sonra yıllar öncesine gittim.  Doksanlı yılların ilk yarısı. Belediye Başkanlığı süremin sonundaydım, dönemimin bitimine iki aydan bile az bir zaman vardı, 1994’ün Şubat ayı. Yorgun bir günün sonunda daha yemeğe oturmamıştık ki, evin kapısı çalındı.
 İki polis.
 Bir evrak defterinden çıkardıkları sarı zarfı uzattılar, imzamı aldıktan sonra da çekip gittiler.
Sarı zarf!
Hayra alamet olmadığını geçmişteki  bürokratlık mesleğimizden biliyorduk. Müjdeli haberler nadiren sarı zarflara konur. Konsa bile içindekiler muhatabına çok önceden ulaşır, zira muştulananın üzerinde hak sahibi olmak gibi bir zevki kimse kaçırmak istemez, haber zarftakinden önce gelir. Ne ki, sarı zarf resmiyet ve bürokraside iç karartıcı bir uğursuzluğun işaretidir genelde; ya borç, harç, mahkeme celbidir. Ya müfettişin sorgusunu içerir, ya terbiye etmeyi kafaya koymuş bir amirin memurundan istediği yazılı savunmadır ya da yukarılardan sarkıtılmış bahtı karartan sürgünün mendebur bir bildirimidir.
Çoğunluğu Erdal İnönü’nün SHP’sinden olmak üzere biz 14 belediye başkanı kendi partilerimizden istifa edip Yaşar KAYA’nın Genel Başkanı olduğu DEP’e geçmemizin üzerinden üç ay bile geçmemişti. Ama hedef tahtasına oturduğumuzu biliyor, bir şeylerin olacağını seziyorduk.
Sarı zarfı açtık. İç İşleri Bakanlığından geliyordu doğal olarak. Tam tamına  Bir buçuk satır, ne eksik ne fazla, “..Valiliğin önerisi ve Bakanlığın onayıyla Kozluk Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırıldınız.”
Bu kadar!
Öncesinden tek satırlık dahi bir soruşturma yok. Aksine, iki yıl önce aynı bakanlık, o yıl için “en başarılı Belediye Başkanı” diye de Belçika kral ödülüne aday göstermişti bizi.
                   Dönemin İç İşleri Bakanı İsmet Sezgin. “…Bundan böyle anladıkları dilden!..” diyerek serhıldanları bastırmak için resmen devletin illegaliteye çekildiğini ilan etmişti kısa bir süre önce.
                   Sarı zarfın ikincisini benden birkaç gün sonra sevgili ve rahmetli ağabeyim Lice Belediye Başkanı Nazmi Balkaş aldı, onu, Nusaybin ve diğerleri izledi..
                   Devlet bu minval üzere gidiyordu bizler de halkımızın onurunu yaşatmak adına siyaset yapmakta diretiyorduk. Bu arada kontra saldırılarından korunmak için çocukları İstanbul’a taşımıştım. Doksanlı yılların sonlarına doğru Genel Başkan Yardımcısı iken bir bölge toplantısı vardı, görevliydim.  İki yılı aşkın bir zamandır Kozluk’tan ayrıydım. Doksanlık babam son aylarını yaşıyor ve beni son bir kez görmek istiyordu.  Gerçi avukat arkadaşlarım bir itirafçının hakkımdaki ihbarından söz etmişler, ilçeye gidersem tutuklanabileceğimi söylüyorlardı fakat babama bu kadar yakına gelmişken onu görmeden dönemezdim. Öyle de yaptım. İlçeye, ince bir sarı sıcağın yaşandığı günün ilk gecesinin ilerleyen bir saatinde evimiz özel timlerce sarıldı. Rahmetlik Hacı babam evini bırakarak bir kaç yıldan beri ayrıldığım ilçedeki ve duvarlarında yüzlerce kurşun deliği bulunan evime sahiplik ediyordu o sıra. İçeri doluşan görevlilerden biri “Malum şahıs burada, alıyoruz..” diye merkeze anons etti. Panikledi yaşlı babam, şaşırdı, bir yandan da yakarıyor onlara, “ Ne olur almayın onu, kaç yıldır görmedim, geleli daha üç saat bile olmadı, oğlum kaçkın firar değil ki, onu ne cefayla büyüttüm, okuttum bilemezsiniz,  Mülkiyeyi bitirdi,  yıllarca bu devlete müfettişlik yaptı, ne olur, sabahı bekleyin, hiç olmazsa doyasıya konuşayım bu gece..”  
         Elinde telsiz olan:
         “Emir yukardan Hacı baba, yapacak bir şey yok!”
         Sinirlendi babam az biraz:
         “Bu nasıl emir böyle, yıllardır o Ankara’da, şurda burada dolaşıyor, bi ilçesine geldi diye mi bunu yapıyorsunuz?”
         Uzatmayalım, bir panzere aldılar. Kozluk Emniyetindeyiz.  O gece sabaha kadar sorgu. Sonuç alınmayınca, sabaha doğru “..Madem inadın inat, biz konuşacağın zaman ve mekanı biliriz!”  diye Batman Terörle Mücadeleye yollandık. Dört gün de orada. Yine sonuç yok, eller kelepçeli İlçeye geri getirdiler. Tam salıverilmeyi beklerken, sonraki yıllarda adı büyük bir yolsuzluğa karışıp kodese düşecek olan Şenol Binbaşı adındaki İlçe Tabur Komutanının müdahalesiyle bu kez Batman “Jitempalas”ında konuk (!) edildik, tam 9 gün!. Ve tabii Kozluk’a her giriş ve çıkışımız üstü açık bir arabada oluyor;  gözler kapatılmış, elimiz arkadan bağlı vaziyette ve Kozluk halkına, “bakın işte başkan seçtiklerinize biz böyle yaparız!” dercesine günlerce sokak sokak cadde cadde gezdirilmekteyiz..
        
          Barış çadırında bir de Necdet Atalay’ın küçük bir belgeselini izledim. Makam odasında iki çocuğuyla son kez sohbet edip kucaklaşırken.
         Kelepçeli Kürt siyasetçilerinin resmine bakınca o günlere gittim.
          O gece rahmetli babamın elinden alınışımı, Sevgili Necdet Atalay’ı çocuklarından koparılışına benzettim.
         Zaman zaman kederlensem de fazla gam çekmiyorum artık. Zira vaktidir diyorum,  özgürlüğü için direnmenin destanını yaratmakta bu halk,  bu teres tarihin bize reva gördüğü yazgıyı ters yüz edecek gibi görünüyor.