Kadir; planlama, idare etme, değer ve şeref anlamlarına gelmektedir. Bir görüşe göre bu gecede bir senelik planlar hazırlanır.  Ömürler, rızıklar ve yaratıklarla ilgili diğer hususlar gözden geçirilir. Bu gecenin öneminin anlaşılabilmesi için bu gecede inen Kur’an’ın öneminin anlaşılması gerekir. Yoksa gecenin gece olması hasebiyle diğer gecelerden bir farkı olmaz. Çünkü güneşin batışından doğuşuna kadar geçen süreye gece denilir. Bu itibarla geceler arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Dolayısıyla da kadir gecesinin kıymet ve üstünlüğü Kur’an’dan kaynaklanmaktadır. Çünkü Kur’an bu gecede Levhi mahfuzdan hareket edip dünya semasındaki beyti’l İzze gelmiş ve oradan da bölüm bölüm inerek yeryüzünde tevhid inancının yerleşmesinin ilk adımını atmıştır. Çünkü Cenabı Allah buyurur ki: “Biz Kur’ân’ı kadir gecesinde indirdik.”  Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için iner. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”

  Görüldüğü gibi Gecenin kıymetli, değerli ve bin aydan daha hayırlı oluşu, Kur’an’ın getirdiği yeniliklerden kaynaklanır. Çünkü yeryüzünde Allah’a yakışır bir şekilde ona ibadet edecek kimse kalmamıştı. Putperestlik, şehvetperestlik, çıkar ve gelenekler tevhid inancının yerini almıştı. Tevhidin temsil mekânı olan Kâ’be putlarla doldurulmuş, Allah’a kulluk yerine;  heykellere, soy atalarına, adet ve geleneklere saygı göstermek ve bağlanmak iman haline getirilmişti. Bütün ahlaksızlıklar, yanlışlar, haksızlıklar ve iğrenç olaylar namus haline getirilmiş, kız çocukların diri diri gömülmesi, bir kadının birden fazla kocaya sahip olması şeref ve onur sebebi sayılmıştı. İlahi Şeriat ve adaletten eser kalmamıştı. İşte Ramazan ayının böyle bir gecesinde Kur’an mesajının insanlara yetişmesi, geceyi onurlandırmış ve bin aydan daha hayırlı kılmıştır. Çünkü bu gecede başta meleklerin reisi durumunda olan Cebrail olmak üzere melekler yeryüzüne inmiş, ta sabaha kadar insanlar arasında dolaşarak bu manevi bayramı onlarla birlikte kutlamış ve bu manevi kazancın bilincinde olanlar için duacı olmuşlardır. Dünyayı şer güçlerin egemenliğinden kurtarıp Allah’ın egemenliğine kavuşturmak için tefekkür ederek ve projeler üreterk bu geceyi değerlendirmek, eski kavimlerde yapılan Bin ay cihaddan daha hayırlı olduğu müjdesi verilmiştir. Bin ayda yapılamayan işler bu gecede yapılmıştır. Bu gecede Cenabı Allah’ı hatırlayıp gerçek bir pişmanlıkla tevbe ederek Müslümanları ve mazlumları; kafir, zalim ırkçı ve mürtetlerin sömürmesinden kurtarıp Kur’an’ın adalet ve kardeşlik atmosferine sokmak, onları sağcılık ve solculuk desisesinden temizleyerek gerçek islama kavuşturmak ve örnek liderlik makamına yükseltmek anlayışıyla kadir gecesini ihya etmek, seksen üç senelik cihad kadar önemli ve daha üstün tutulmuştur.  Bu artış yalnız kadir gecesine özel değildir. Başka amellerde de artışlar olabilir. Çünkü Allah yolunda mallarını harcayanların iyilikleri yediyüze ve daha fazlaya katlanacağı da bildirilmektedir. Zira buyrulur ki: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağı yüz taneli yedi başak veren bir tohum tanesine benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.”(Bakara: 261)  Hadiste de buyrulur ki: “ Allah yolunda bir gece nöbet beklemek, onun dışındaki menzillerde bin gece kalmaktan daha hayırlıdır.” (imam Ahmed)

   Ayrıca buradaki bin ay tabiri çoğunluk anlamına da gelebilir. Yanı kadir gecesinin önemini kavrayıp ihya edenlere sayılamayacak kadar sevaplar yazılacaktır. Mevdudi bu konuda şunları söylemektedir: “   Müslim’de Ubade b. Samit Rasulullah’tan şöyle rivayet etmiştir: "Kadir Gecesi Ramazan’ın son on gecesidir. Kim ki bu gecede ecir dileyerek ibadet için kıyam ederse Allah, onun önceki ve sonraki günahlarını affeder." Ancak ayette şöyle denilmiştir: "Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır." Buradaki bin aydan murad, 83 sene gibi ifadeler değildir. Araplarda büyük bir sayı anlatılmak istendiğinde "bin" kelimesi kullanılırdı. Bu nedenle ayetin anlamı "bu bir gece içinde o kadar büyük iyilik ve hayır yapılmıştır ki insanlık tarihinde uzun bir zamanda bile bu kadar hayırlı iş yapılmamıştır." (Tefhimu’l-Kur’an.Kadir suresi tefsiri)

   Bu surede sözü edilen gece Duhan suresinde de geçip buyrulur ki: "Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz insanları uyarmaktayız. Her hikmetli iş o mübarek gecede ayırd edilir; (Duhan :3)   Yukarıda da anlatıldığı gibi yaratıklarla ilgili bir senelik yaşama şartları gözden geçirilir.  Bu gecenin Ramazan gecelerinden birisi olduğu ihtimalını Bakara suresindeki şu ayet de güçlendirmektedir. Zira buyrulur ki :"Ramazan ayı ki o ayda Kur’an insanlara yol gösterici, doğru yola iletici, eğri ile doğruyu birbirinden ayırd edici olarak indirildi." (Bakara: 185)

     O halde kadir gecesinin Ramazan ayı gecelerden bir gece olması görüşünün daha güçlü olduğu anlaşılmaktadır. Aynı zamanda cumhurun görüşü de bu yöndedir. Ancak kesin kes hangi gece olduğu bilinmemektedir. Çünkü aşağıda da açıklanacağı gibi kimisine göre senenin herhangi bir gecesi de olabilir. Ancak bu görüş zayif kalmıştır. Ramazan ayının birinci gecesimidir? İçinden herhangi bir gecemidir?  Son on günün herhangi bir gecesimidir?  Tek sayılı gecelerden her hangi bir gecemidir? Yoksa yirmiyedinci gecemidir?  Bu hususta değişik rivayetler bulunmaktadır. Biz bu görüşleri İmam Kurtubi ve İbni Kesir tefsirlerinden aktarark aşağıya aldık.                                                           Surenin nüzul sebebi, gerek Kurtubi ve gerekse ibni Kesir tarafından şöylece özetlenmektedir:          “Denildiğine göre, geçmiş dönemde âbid kişiye, Allah’a bin ay yani seksenüç yıl, dört ay süreyle ibadet etmediği sürece âbid denilmezdi. Yüce Al­lah, Muhammed (s.a.v) ümmetine bir gece ibadet etmeyi, geçmiş kavimlerin ibadetlerle geçirdikleri bin aydan daha hayırlı kılmıştır.”

    "Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır" buyruğu ile bu gecenin fazi­let ve büyüklüğünü açıklamaktadır. Zamanın fazileti, o zaman içerisinde pek-çok faziletli olayların meydana gelmesi sebebi iledir. Bu gecede, benzeri bin ayda bulunmayan pekçok hayır paylaştırılır. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah’tır.

   "Bin ay" ile yüce Allah’ın zamanın tümünü kastettiği de söylenmiştir. Çün­kü Araplar bin sayısını eşya ile ilgili en ileri nokta hakkında kullanırlar. Ni­tekim yüce Allah: "Onlardan herbiri kendisine bin yıl Ömür verilsin ister." (Bakara: 96) diye buyurmaktadır ki, bundan kasıt zaman boyunca…dır.

      İbn Mesud dedi ki: Peygamber (sav) İsrailoğulları arasından Allah yolun­da silahlı olarak bin ay cihad eden bir adamdan sözetti. Müslümanlar bu işe hayret ettiler, özendiler. Bunun üzerine: "Doğrusu Biz onu kadir gecesin­de indirdik… Kadir gecesi" bu şahsın Allah yolunda silah kuşandığı "bin ay­dan daha hayırlıdır. "Buna yakın bir açıklama İbn Abbas’dan da nakle­dilmiştir. (ibni Ebi Hatem. İbni Kesir)

       Mâlik, Muvatta’da İbnu’l-Kasım ve başkalarından gelen rivayet yoluyla şöy­le demekledir: Kendisine güvendiğim kişi(ler)i şöyle derken dinledim: Rasûluüah (sav)’a kendisinden önceki ümmetlerin ömürleri gösterildi. Uzun Ömürleri boyunca başkalarının eriştiklerinin benzerine amel itibariyle ulaşa­mayacaktan mülahazasıyla ümmetinin (fertlerinin) ömürlerini kısa bulur gi­bi oldu. Yüce Allah ona Kadir gecesini verdi ve onu bin aydan daha hayır­lı kıldı. (Muvatte: 1-31)

 KADİR GECESİNİN TESBİTİ:

   “Kadir gecesinin tesbiti hakkında değişik görüşler bulunmaktadır.  Ancak çoğunluğun kanaatı, son on günün tek geceleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Sonra da  yirmiyedinci gece üzerinde durulmatadır.. Çünkü Zirr b. Hubeyş’in rivayet etüği ha­dise göre, o şöyle demiştir: Ben Ubeyy b. Ka’b’a dedim ki: Kardeşin Abdul­lah b. Mesud şöyle der: Kim bir sene boyunca (geceleri) namaz kılarsa, Ka­dir gecesine rastlar. Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Allah Ebu Abdurrahman’a mağ­firet buyursun. O bu gecenin ramazanın son on gününde olduğunu ve bu­nun yirmiyedinci gece olduğunu biliyor. Fakat o, insanların buna bel bağ­lamamasını istemiştir. Daha sonra da kat’i bir şekilde yemin ederek: O ge­cenin yirmiyedinci gece olduğunu ifade etmiştir. Ben ona: Ey Ebu’I-Münzir (Ubeyy b. Ka’b’ın künyesidir) neye dayanarak bunu söylüyorsun? dedim. Şöy­le dedi: Bunu Rasûlullah (sav)’ın bize haber verdiği delile dayanarak -yahutta bildirdiği alamete göre- haber veriyorum ki; o gün güneş (gözleri kamaş­tıracak kadar) bir parıltısı olmaksızın doğar.”( Buhari dışındaki beş ravi)

      Aşağıdaki hadislerde de buyrulur ki:

  "Siz Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız" (Buhârî, Müslim ,Tirmizi)

    Aişe (r.a) rivayet eder ki:”  Ramazanın son on günü geldiğinde Resulullah eteğini bağlar, gecesini ihya eder ve ev halkını da uyandırıp (ibadet ederdi)” (Müslim, Buhari)

    Diğer bir rivayette de “Diğer aylarda göstermediği çabayı ramazan ayında gösterirdi.” (Müslim)

     Kadir gecesinin tesbiti hakkındaki bilgiyi İmam Kurtubi ve İbni kesir’n birbirine yakın aktardıkları görüşleri dinleyelim:

    Bir görüşe göre, Kadir gecesi, bütün senededir.

Ebu Hanife de Kadir gecesinin senenin tümünde gizli olduğu görüşünü benimsemiştir. Ondan şöyle dediği de nakledilmiştir: Bu gece kaldırılmış bu­lunmaktadır. Bu gece sadece bir defa olmuş ve bitmiştir. Ancak doğrusu bu gecenin kalmaya devam ettiğidir.

     Yine İbn Mesud’dan rivayet edildiğine göre, Kadir gecesi eğer bu sene her­hangi bir günde ise, gelecek sene bîr başka gündedir.

    Diğer taraftan Kadir gecesinin Ramazan ayının ilk gecesi olduğu da söy­lenmiştir. Bu, Ebû Rezîn el-Ukaylî’nin görüşüdür.

     Hasen, İbn îshak ve Abdullah b. Zübeyr: O Ramazanın onyedinci gecesidir. Sabahında Bedir gazvesinin gerçekleştiği gece de odur, demişlerdir. Şafii ve Hasan-ı basri de bu görüşe meyletmişlerdir.

Kadir gecesinin Ramazanın yirmibeşinci gecesi olduğu da söylenmiştir. Çünkü Ebu Said el-Hudri’nın rivayet ettiği hadise göre Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur: "Siz o geceyi son on gecede, dokuz kala, yedi kala, beş kala arayınz." ( Müslim )

Kadir gecesi yirmıi-dokuzuncu gecedir. Meleklerin bu gece sayısı, çakıl ta­neleri kadardır,”(İmam Ahmed. Müsned: 11-519)

    Kadir gecesinin ondokuzuncu gece olduğu da söylenmiştir. Hz. Ali ve İbni Mesud’un meylettikleri görüştür.

Ancak sahih ve meşhur olan Kadir gecesinin Ramazanın son on gecesin­de olduğudur. Malik, Şafiî, Evzaî, Ebu Sevr ve Ahmed’in görüşü budur.

    Bir başka kesimin kanaatine göre Kadir gecesi yirmi birinci gecedir. Şafiî (r.a) da bu görüşe meyletmiş bulunmaktadır. Buna sebeb ise Ebu Said el-Hud-rî’nin rivayet ettiği Malik ve başkalarının da kitablarında kaydettiği su ve ça­murdan sözeden hadis-i şeriftir.

    Müslim’in Sahih’inde Peygamber (sav)’den şöyle dediği rivayet edilmek­ledir: "Ben rüyada kendimi Kadir gecesinin sabahında su ve çamur içinde sec­de ederken gördüm." Abdullah b. Uneys dedi ki: Ben onu yirmiüçüncü ge­cenin sabahında su ve çamur arasında Rasûlullalı (sav)’ı haber verdiği şekilde gördüm, demiştir.

         Malik dedi ki: Dokuzuncu gece ile kastettiği (ayın) yirmibırinci gecesi, ye­dincisi ile kastettiği (ayın) yirmiüçüncü gecesi, beşinci gece ile kastettiği ayın yirmibeşinci gecesidir.

    Kadir gecesinin bütün sene içinde gizli olduğu da söylenmiştir. Böylelik­le kişi bütün geceleri ihya etmek için gayret göstersin.

     Allah’ın, bu geceyi Ramazan ayının tümünde gizlediği de söylenmiştir. Böy­lelikle Ramazan ayı boyunca onu idrak etmek ümidiyle bütün geceler çokça amel ve ibadete yönelsinler. Tıpkı diğer namazlar arasında orta namazı, Esma-i Hüsna’sı arasında İsm-i Azam’ını, duanın kabul edildiği anı, cuma an­ları ile gecenin anlarında, gazabını masiyetlerde. rızasını itaatlerde, belli bir anı sair zamanlar arasında, salih kulunu diğer kullar arasında -O’nun rahme­tinin bir gereği ve bir hikmeti olarak- saklaması gibi

 ( El-Camiu’l- Ahkami’l Kur’an İmam Kurtubi. Kadir suresi tefsiri. Buruç yayınları. İbni Kesir de aynı surenin tefsirinde buna yakın görüşler belirtmektedir) 

      Yukarıda da anlatıldığı gibi kadir gecesinin tam olarak tesbiti mümkün değildir. Çünkü rivayetler değişiktir. Her sene aynı gecede olmayıp yerinin değiştiği görüşü de mevcuttur. İnsanoğlunun, kadir gecesini yakalamak niyetiyle diğer gecelerde de kalkıp yaratılış gayesine uygun olarak Cenabı Allah’a kulluk yapmak; , nefsini şirkten, gösterişten, kibirden, hasetten, haksızlık yapmaktan ve her türlü günahlardan arıdırmak için çaba harcaması için gizli tutulmuştur. Belli olsa herkes aynı geceyi ihya edebilirdi. Ancak o zaman imtihanın bir anlamı kalmazdı. Oysa insanın yaratılış gayesi imtihan içindir. Kimin ne kadar çaba harcayacağının tesbitidir.

     Zaman zaman insanlar da dünya işleri için sınavlar açmaktadırlar. İmtihan soruları herkese açıklanırsa o zaman çalışan ve çalışmayan aynı düplomayı olmış olur. Dolayısıyla da hiç kimse çalışmaz, kalite düşer, tembellik başlar ve yaşam durma noktasına gelir. Ben bir ara Kuzey Kıbrısta din görevlisi olarak görev yaparken oranın yerlisi olan bir türk vatandaşın dükkânına gidip onu namaza davet ettiğimde şunları söyledi: “ Hocam! Ben bir sefer kadir gecesini kutladım. Seksen üç sene eder. Benim yaşım ise yetmişbeştir. Ben Allah’tan sekiz sene alacaklıyım. Onun için bu süre dolmadan namaza ihtiyacım yoktur.” Bakın bu olayı nerelere götürülmekte ve nasıl istismar edilebilmektedir. Dolayısıyla da gizli tutulması, kabiliyetlerin ölçülüp yarışın canlı tutulması içindir.

       Kadir gecesinin sevabı hakkında da Resulullah buyurur ki:                                                            "Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve alacağı sevabı Allah’tan bekleyerek ibadet ve taatla geçirirse geçmiş günahları bağışlanır" (Buhârî, Müslim ).

   Görüldüğü gibi az bir amelle kabarık bir ücret sözü verilmektedir. Cenabı Allah kullarını cezalandırmaktan hoşlanmaz. Onları hep bağışlamak ister. Çünkü tevbe kapılarını sonuna kadar açıp her zaman genel af ilan etmektedir. Beşeri sistemlerde genel affe çok az rastlanır. Bazen belli suçlar için nisbi afler ilan edince, çok büyük hizmet yaptıklarına inanırlar. Oysa Cenabı Allah tevbe kapılarını hiçbir zaman kapalı tutmaz. Hiç bir zaman genel affı gündemden kaldırmaz. Yeter ki kul o kapıdan içeri girmeyi becerebilsin. İşte Kadir gecesi de Allah’ın genel affının bir aracıdır. Adet yerini bulsun şeklinde değil de önemini kavrayarak ve yaptığının sevabını da bekleyerek bu geceyi arayıp yakalayan bir kimsenin geçmiş günahlarının tamamıyla silineceği sözü verilmektedir. Bundan daha bir merhamet ve cömertlik düşünülebilir mi? Cenabı Allah’tan başka bu cömertliği yapacak başka birisi gösterilebilir mi? Elbette gösterilmesi mümkün değildir.

    Kadir gecesine özel herhangi bir ibadet şekli kaynaklarda geçmemektedir. Ancak yapılacak ibadetlerin başında tevbe ve istiğfar gelmektedir. Çünkü Hz. Aişe (r.a) rivayet eder ki; Rasûlüllah (s.a.v)’e:" Ey Allah’ın Rasûlü! Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?" diye sordum. Rasûlüllah (s.a.v):" Allahümme inneke a’füvvün tühıbbü’l-a’fve fa’fu a’nnî: “Allah’ım sen çok affedicisin, affi seversin, beni affet." diye dua et,” buyurdu. (İmam Ahmed, Tirmizi,Nesai)

   İşte ibadetlerin en makbulü Cenabı Allah’a yalvarıp ondan ihtiyaçları istemektir. Dünyevi ve uhrevi ihtiyaçlar istenirken boynu bükük olarak ve şartsız olarak istenmelidir. Çünkü şeytan Hz. Adem’le ilgili emri yerine getirmeden şartlı olarak Allah’ı kabul edip itaat etmek istiyordu. Hz. Adem ise şartsız ve tam bir teslimiyet içinde yalvardı. Tevbesi de kabul olundu. Ancak şeytanın iman ve itaatı şartlı olunca bir işe yaramadı. Dolayısıyla da kadir gecesini ihya etmek isteyen bir kimse şeytanın içine düştüğü tuzağa düşmemesi gerekir. “Ey Allah’ım! Sen af edicisin. Af etmeyi seversin. Beni af et.” Dediğinde samimi olması gerekir. Hz. Adem gibi mutlak bir teslimiyetle Allah’ın nizamına teslim olması lazım. Yoksa şer’i şerifi ret ederek, Beşeri nizamları İlahi nizamdan üstün tutarak,  Kur’an hükümlerinin önünde takoz gibi durarak, duranları maddi ve manevi olarak destekleyip alkışlayarak, Kur’an hükümlerine göre kamu ve eğitim alanlarında yaşamak, ibadetini serbestçe yapmak veya Allah’ın kendisine verdiği diliyle okuyup konuşmak veyahut mensup olduğu ırkla kendini ifade etmek isteyenleri  öldürmek, hapse atmak, işkence etmek, mal ve namuslarına zarar vermek gibi Allah’ın verdiği hakları hiçe sayarak ve bundan tevbe etmeden kadir gecesini ihya edenlerin yaptıklarının bir anlamı olur mu?  Cevabını size bırakıyorum. Dolayısıyla da Kadir gecesinde yapılacak en büyük ibadet,”Ey Allah’ım! Sen af edicisin. Af etmeyi seversin. Beni af et.”  Deyip bunlardan tevbe etmek, gerekirse bulunduğu makamdan istifa etmek, bir daha bu zulmü işlemeyeceğine dair pişmanlık duymak ve Allah’a söz vermektir.

     Kadir gecesinde tefekkürde bulunmak, Allah’ı zikir ve takdis etmek, nafile namaz kılmak, Kur’an okumak, kul haklarını iade etmek veya onları bulup helallık dilemek, tesbih namazını kılmak, secdeleri uzatarak namaz kılmak, sadaka vermek ve nefis muhasebesini yapmak yerinde ve güzel olur. Cenabı Allah’tan kadir gecesini yakalayıp değerlendirmeyi ve yeryüzündeki bütün Müslümanların  ve mazlumların kurtulmasına vesile kılmasını niyaz ederiz. Geceniz mubarek olsun! Amin!

                     ERKEĞİN EŞİNE KARŞI SORUMLULUĞU:                       

  

 Ümmetlerin, devletlerin, toplumların, kabile ve famîlelerin temel taşları ailedir. Ailenin de iki tane temel taşı vardır. O da karı kocadır. Karı koca arasındaki ahenk sağlam ve adalet temelleri üzerine kurulmuşsa, aile de sağlam olur. Aile sağlam ve İslami fıtratı üzerinde olursa, toplum, devlet ve millet de aynı fıtrat üzerinde olur. Demek ki; aile, devlet ve ümmet inişli-çıkışlı birbirine bağlıdırlar. İşte ana temelleri teşkil eden karı kocanın birbiri üzerindeki hakları vardır. Aile reisi koca olduğuna göre, kocanın karısına karşı büyük sorumluluğu vardır. Çünkü koca evin çobanıdır. Aşağıda da anlatılacağı gibi bir bakımdan kadın da kendi evinde kocadan sonra ikinci çobandır. Peygamber (s.a.v) buyurur ki:

“Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobandır ve güttüğü sürüden sorumludur.” (Buhârî, İstikrâz , Vesâyâ, Müslim, Ebû Dâvûd, İmâre ,Tirmizî, Cihâd)

   Bu konu hakkındaki ayet ve hadisleri beraberce dinleyelim: Allah (c.c) buyurur ki:

 

     “Onlara karşı iyi davranınız. Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, biliniz ki; hoşlanmadığınız birşeyi Allah hakkınızda çok hayırlı kılmış olabilir”. (Nisa:19)

    Peygamber   (s.a.v) de buyurur ki:

 “Mü’minlerin îmân bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır.”(Ebû Dâvûd, Sünnet,; İbni Mâce, Nikâh )

 

’’ Mü’min bir erkek,Mü’mine bir kadına buğz etmesin. Çünkü, hoşlanmadığı huyları olsa bile,hoşlanacağı huyları da vardır.” (Müslim)                                                         Kadına haksızlık etmek yasaklanmıştır.Aşağıdaki Nisa/34 ayetinde de anlatıldığı gibi başka yöntemler fayda vermeyince,terbiye etmek maksadıyla kocanın karısını dövmesine müsaade edilmesine rağmen yine de sabır tavsiye edilmektedir.Çünkü Peygamber(s.a.v)buyurur ki:“ Allah’ın kadınlarını dövmeyiniz.” (Ebu davud)  

  Başka bir hadiste de buyrulur ki:

’’Hangi gerekçeyle biriniz kölesini dövdüğü gibi eşini dövebilsin? Oysa günün sonunda onunla cinsi ilişkide bulunabilir.’’ (İmam Ahmed)                                  

Yine Peygamber (s.a.v.),eşine haksızlık eden veya eşleri arasında adaletli davranmayan kimseleri uyarıp buyurur ki:                                                                           

’’ Her kim ki, iki eşi olur da birisini diğerinden üstün tutarsa, Kıyamet gününde, bir yanını çekerek veya bir tarafa meyillenerek (eğik bir şekilde mahşere) geliverir.’’ (Müslim, Buhari, Tirmizi, Ebudavud, İbn-i Hebban)                                 Yukarıdaki sebeplerden dolayı Peygamber (s.a.v.),eşleri arasındaki paylaşımı adaletli bir şekilde uygulardı ve eşlerinden birisine kalbi bir meyil gösterince de Allah’a karşı mazeretini beyan edip buyururdu ki:

’’ Ey Allahım! bu, benim sahip olduğum paylaşımımdır. Benim sahip olamadığım ve senin sahip olduğun paylaşımdan dolayı beni sorumlu tutma.’’ (Ebu Davud)

Evet, ihtiyaç olduğunda birden fazla ve dörde kadar kadınla evlenmek bir ruhsattır. Ancak bu konu Nisa/3 ayetinde geçtiği gibi şayet eşler arasında adaletli davranmamaktan endişesi varsa bir taneyle evlenmesi Allah’ın emridir. İkincisini getirip de birincisini ihmal ederse, ayda bir senede bir yanına uğrarsa, maddi ve manevi desteğini vermezse, yukarıdaki hadiste ifade edildiği gibi bir yanı yere sarkık ve eğik olarak mahşere doğru gidecektir. Birisi, ikinci bir eşle evlendiği zaman, şayet bakire ise bir hafta, dul ise üç gün onun yanında kalabilir. Bu süre bittikten sonra yemede, içmede, konuşmada, yanlarında yatmada ve beraberinde gezmeye götürmede eşit bir şekilde davranması şarttır. Aksi takdirde zulmetmiş olur.

   Yukarıda da anlatıldığı gibi İslam’da, serkeşlik eden kadının terbiye maksadıyla dövülmesine cevaz verilmiş ancak yüzüne vurulması, kötü sözlerle sövülmesi ve yatak dışında terk edilmesi yasaklanmıştır.

Muâviye İbni Hayde (r.a) şöyle dedi:  Yâ Resûlallah! Kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu:”Yediğiniz ölçüde yedirmek, giydiğiniz seviyede giydirmek, yüzlerine vurmamak, Onlara Allah seni çirkinleştirsin! Dememek. onları yataklarında yalnız bırakmak gerekirse, bu işi sadece evde yapmaktır.”  (Ebû Dâvûd, Radâ.. İbni Mâce, Nikâh )

’’Kişinin bakmakla yükümlü kimselerin hukukunu zayi etmesi, günah bakımından onun için yeterlidir.’’ (Ebu Davud,Nesai,Hakim)

    “Kadınlara hayrı tavsiye edinz. Çünkü kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kemiğin en eğri kısmı ise en yukarısıdır. Şayet doğrultacayım dersen kırarsın. Şayet olduğu gibi bırakırsan eğri kalır. Kadınlar hakkından iyi düşünüp tavsiye ediniz.“( Müttefakun aleyh)                                          

Burada kadınların bazı huylarına karşı sabır tavsiye edilmektedir.  Yuvanın bozulmaması için erkeklerin, kadınlara karşı sabırlı ve yumuşak davranmaları, her şey benim dediğim olsun inadına binmemeleri ve onları taltif ederek yönetmeleri istenmektedir. Aksi takdirde evde huzurun kalmayacağı ve ufak bir tartışma neticesinde işin boşanmaya kadar gidebileceği gözden uzak tutmamak gerekir.  İşte erkeğin bu tekniği öğrenip fedakârlıkta bulunması tavsiye edilmektedir. Kadının           kaburga kemiğinden yaratılmasına şaşmamak gerekir. Çünkü  Hz. Havva’nın Hz. Adem’in bedeninden yaratıldığı Kur’an’ı Kerim’de geçmektedir. Zira buyrulur ki: “Ey İnsanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadını mey­dana getiren Rabb’inize hürmetsizlikten sakının.” (Nisa: 1)                                       Dolayısıyla da bize dişen görev, Kur’an’ın emirlerine teslim olmaktır. Çünkü akıl, her şeyi kavrayamaz. Ateistler, her şeyi akıllarıyla çözmeye çalıştıkları için İslam dininden uzaklaşıp ölüm ötesi mutluluğu kaybetmişlerdir.

 

          KADININ BAŞ KALDIRIP EVİNİ TERK ETMESİ:

   Kocanın sorumluluğu bölümünde de anlatıldığı gibi karı koca milletlerin temel taşlarıdırlar. Birinci derecede de erkek sorumludur. Çünkü erkek evin reisidir. Allah (c.c) bu görevi erkeğe vermiştir. Buna itiraz etmek, Kur’an’a ve Allah’ın emrine itiraz anlamına gelir Allah(c.c.) buyurur ki:

     ”Allah’ın, insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur.” . Buna göre iyi kadınlar; saygılı olanlar ve kocalarının yokluğunda Allah’ın korunmasını emrettiği mahremiyetleri koruyanlardır .”(Nisa: 34)                                                           Bu nedenle erkek evin çobanı, gözetleyicisi ve reisidir. Her reisin sorumluluğu olduğu gibi kocanın da eşine karşı sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk görevi nedeniyle, karı yaramazlık yaparsa, kocanın terbiye etme hakkı vardır. Çünkü onların din ve dünyaları için faydalısı ne ise onu yapmak zorundadırlar. Allah’ın dininden uzaklaştıkları, İslam şeriatından başka herhangi bir nizamı kültür ve inancının tesiri altında kaldıkları takdirde koca da sorumlu olur. Onun için serkeşlik ve itaatsızlık yaptıkları takdirde koca, İslamın kurallarına uygun olarak onları terbiye eder. Bu nedenle Cenabı Allah buyurur ki:

  “Dik kafalılık ve kötülük etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin. Yataklarından ayrılın ve (bunlarla yola gelmezlerse) onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir. Büyüktür.’’ (Nisa:34)

Ayette serkeşlik ve itaatsizlik yapan kadına önce nasihat yapılır. Buna aldırış etmediği takdirde belli bir süre için kocası onu yatakta yalnız bırakır ve yatağında yatmaz. Bununla da yola gelmediği takdirde, bir baba yaramazlık yapan çocuğunun kulağını çekip dövmesi gibi kocası kulağını çekip onu dövebilir.

İslam’ın anlayışından uzak kalan ve Avrupa’nın kültürünün tesiri altında kalan bir kısım demokrasi hayranları, kadın hakları namı altında İslam’ın birçok hükmüne karşı çıktıkları ve İslam’ı çağ dışılıkla itham ettiklerini görmekteyiz. Bu büyük bir insafsızlık ve peşin hükümlülüktür. Bir insan; Allah’ın hükümranlığına, ahirete ve ahiretteki ceza ile mükâfata inanmadıktan sonra bunları söylemesi kendi açısından normal olabilir. Çünkü ona göre her şey ölümle biter. Dolayısıyla da canı ne çekerse ve nefsi ne isterse onu yapması onun için kârdır. Neden içki içmesin? Kumar oynamasın? Zina yapmasın? Uyuşturucu kullanmasın? Haram kavramlarını kabul etsin? Kadın ise, neden örtünsün? Ancak sanıldığı gibi dünyada da bunlar o kadar huzurlu değillerdir. Çünkü boşanmalar, uyuşturucu bağımlılığı ve intiharların çoğu bu şekilde yanlış inananlar arasında meydana gelmektedir. Tevhidi bir şekilde inanan kimsenin nefsine, geçici bir süre için haramlardan uzaklaşmak ağır gelebilir. Ancak Yüce Allah’ın emrine imtisal, cehennemdeki azap ve cennetteki mükâfat bu ağırlığı hafifletip yok etmektedir.                Allah(c.c.) kadını erkek için barınak, erkeği de kadın için şefkat göstericisi kılmış ve aralarına sevgiyi koymuştur. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur ki:

    “O’nun delillerinden biri de, içinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranıza muhabbet ve rahmet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır. “ (Rum:21)

Saliha bir kadın, kocasının maddi durumunu göz önünde bulundurarak onu borç altına sokmaktan kaçınır, gelirine göre masraf yapmayı alışkanlık haline getirir, maddi durumları kendilerinkinden üstün olanlara değil, belki daha düşük olanlara bakar ve bu nedenle Allah’ın kendilerine verdiği rızka şükür eder. Kocası tarafından kendisinden bir şey istendiği zaman hemen istediğini yerine getirmeye çalışır. Kocası kendisine baktığı zaman gülümser tavrıyla kocasını sevindirir,’’Allah aşkına bunu yap’’ dediğinde hemen yapıverir ve gıyabinde onu korur.                                                                                                Kadının, kocasına karşı göstereceği saygıyla ilgili olarak Peygamber (s.a.v.) buyurur ki:

’’ Eğer Allah’tan başka birisinin diğer birisine secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.’’ (Tirmizi,Ebu Davud)

“Kadın namazını kılar, orucu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse, kendisine cennetin hangi kpısından girmek istersen gir denilir.” (İmam Ahmed)                                                                                                                            İnsanın insana secde etmesi yasaklanmıştır. Çünkü secde yalnız cenabı Allah için yapılır. Birisi Resulullah için secde etmek isteğince Resulullah bunun caiz olmadığını buyurarak bu sözü sarf etti. Kadının hor görülmesiyle bir alakası yoktur. Aslında hadisin bizlere verdiği mesaj şudur: Şayet memurun amirine, çocuğun babasına, işçinin patronuna secde etme izni olsaydı, bunlardan önce bu görevi kadına verirdim ki kocasına hürmet edebilsin ki ailede çatlaklar meydana gelmesin. Ancak Allah’tan başka hiç kimseye secde etme izni verilmemiştir. Bu kadın için bir aşağılama değildir. Belki bir kurumun devam edebilmesi için orada çalışan işçilerin kurum müdürüne itaat etme kabilindendir. Çünkü herkes kafasına göre hareket ederse kurum ayakta duramaz.  Ayrıca Hz. Peygamber karı- koca arasındaki münasebetlerin sağlam temeller üzerine oturup kopmaması için taraflar arsında saygı ve sevginin önemi üzerinde durmaktadır. Yukarıda Nisa/34 ayetinde de geçtiği gibi evin şefliği erkeğe verilmiştir. Çünkü ev küçük bir daire veya Devletçiktir. Her Devletin bir Cumhurbaşkanı ve her dairenin de bir şefi bulunmaktadır. Devlet ve daireyi onlar organize ederler. Bir Devlet veya bir ilde birden fazla Devlet Başkanı veya Vali bulunursa kısa bir süre sonra yönetimde çatlaklar meydana gelir ve o yönetimin ayakta durması mümkün değildir.                                                                                           İşte evde de reislik görevi erkeğe verilmiştir. Şayet kadın erkeğin reisliğini kabul etmez ve istediği şekilde hareket ederse kısa bir dönem sonra çatlak sesler meydana gelir ve boşanmaya kadar gider. Boşanma  yetkisinin erkeğe verilmesi, gerektiğinde serkeşlik yapan kadının dövülme ruhsatının erkeğe verilmesi, adalet sağlandığı ve şartlar elverişli olduğu takdirde erkeğe dört kadınla evlenebilme serbestliğin verilmesi bazı şahitliklerde kadının şahitliğinin geçerli olmaması veya şahitlikte iki kadının bir erkeğe denk tutulması, mirasta kadına bir erkeğe iki pay verilmesi, kadının tesettürünün erkeğe göre daha sıkı tutulması ve peygamberler arasında hiçbir kadının bulunmaması, erkeğin kadının bir derece önünde olduğunu açık bir şekilde bizlere göstermektedir. Avrupa demokrasisinin tesiri altında kalan bir kısım Müslümanlar, onlar gibi inanmaya başlamışlar ve her konuda kadın erkek eşitliğini savunmaktadırlar. Oysa, bunların yapmaya çalıştıkları yukarıda anlatılan kur’an’ın emirlerine tam terstir. Dikkatli olmak gerekir. Kadın çocuğu dokuz ay karnında taşıyıp doğurmaktadır. Bu sahada eşitlik nasıl sağlanabilsin? Bir çocuğu erkek, diğerini de kadın doğursun ki eşitlik sağlanbilsın. Bu mümkün müdür? Hiç de mümkün değildir. Erkekten, İslam hukukuna ters ve kadının hakkına zarar verecek herhangi bir uygulama zuhur edince kadının itiraz hakkı doğar, Olayı hakim veya hakeme intikal ettirir. Gerekirse reislik yetkisi mahkeme kararıyla kocadan alınır. Kadın kocasının kölesi değildir. Haklar İslam hukukunda belirlenmiştir. Erkeğin kıldığı namaz, kadının kıldığı namazdan daha sevaplıdır diye bir şey söz konusu değildir. Kim daha muttaki ise Allah nezdinde o üstündür. Yukarıdaki hadisin verdiği mesajı bu şekilde anlamak gerekir. İslam dini akıl ve mantığa hitap eden nakil dinidir.  Her şey aklıma uygun olsun denildiği zaman insan sayısı kadar dinlerin olması gerekir. Cahiliyet dönemindeki insanlar bunun için inanmadılar. Ancak yukarılarda da anlatıldığı gibi haklar karşılıklıdır. Kadının kocasına vereceği önem kadar kocanın da karısına önem verip onunla tatlı ve yumuşak dille konuşması, kaba ve sert hareket etmemesi de o kadar önemlidir. Çünkü Resulullah buyurur ki:

 “ Dikkat ediniz, sizin kadınlarınız üzerinde, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınların, üzerinizde olan hakkı günün şartlarına göre onların yiyecek ve giyeceklerini sağlamanızdır" (Tirmizî, Sünen; İbn Mâce, Sünen, l).

    "Sizin en hayırlınız kadınlarına karşı huyu en iyi olanlarınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II).                                                                                                                    "Kadınlarınız hakkında Allah’tan korkunuz. Şüphesiz, onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Onları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve cinsiyet uzuvlarını Allah’ın kelimesi ile helâl edindiniz" (Ebû Dâvud, İbn Mâce, Dârimî: menâsik,).            

    Aşağıdaki ayette de Allah’a karşı görevini yapan erkek ve kadınlar çin mükâfat sözü veriliyor ve mükâfatta kadın ve erkek arasında herhangi bir ayırım zikredilmemektedir. İşte buyrulur ki:                                  "Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, boyun eğen erkekler ve boyun eğen kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve Allah’ı çok anan kadınlar; işte Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. " (Ahzab: 35)                                                                        Mele Eminê Botikî

 

                    

 

 

SEL FELAKETİ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ:

                                                                                                             Mele Emînê Botikî

      Kâinat ve kâinat içindeki bütün varlıklar geçici bir süre için Cenabı Allah tarafından yaratılmıştır. Kur’an’ın ifadesine göre; yer, yerin üstündekiler ve gökler altı günde yaratılmıştır. Bütün semavi kitaplar ve bu kitaplara inananlar buna şahitlik ederler. Bunlar yaratılırken hiç bozulmayacak, yok edilmeyecek şekilde değil, belki ara sıra kısmen veya kıyametin kopmasıyla da tamamen bozulup başka şekle sokulacak şekilde yaratıldı. Sonradan da diğer bir kısım canlılar gibi dünya gezegeni üzerinde geçici bir süre yaşayıp ölecek şekilde insan da yaratıldı. İnsanlara zaman zaman peygamberler gönderilerek yaratılış gayeleri anlatıldı. Allah’ın hazırlamış olduğu programa ve yaratılış gayelerine uygun olarak hareket etmedikleri takdirde hem dünyada hem de ahirette cezalandırılacakları da kendilerine bildirildi. Gerek semavi kitaplar ve gerekse tarih incelendiğinde Allah’ın gönderdiği programa  inanmayıp  Allah’ın peygamberlerine ve önerdiği nizama karşı gelip zulüm ve ahlaksızlıkta ileri gidenlerin zaman zaman cezalandırıldıkları, üzerlerine sel, kasırga, taş, kan, kurbağa, bit ve kuşların gönderildikleri, maymun şekline sokuldukları, dolayısıyla da ordu ve saraylarıyla birlikte yok edilip tarih sahnesinden silindikleri anlaşılmaktadır. İşte Nuh Kavmi, Salih kavmi, ad kavmi, İbrahim kavmi ve Musa (a.s) in kavimleri isyanda, şirkte ve ahlaksızlıklarda ileri gidip Allah’ı unutup zalimlik durumuna düşünce yok olup gittiler. Zira Kur’an-ı Kerim’de buyrulur ki: “ Her birini teker teker suçüstü yakaladık. Kimini önünde taşları savuran müthiş bir kasırgaya tuttuk, kimi korkunç bir gök gürültüsüne tutularak cansız yere düştü, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de denizde boğduk. Allah’ın onlara zulmetmesi söz konusu değildi, fakat onlar kendilerine zulmettiler.”(Ankebut: 40)

     İnsanlardan bir kısmı  Nuh (a.s) in tufanını inkâr ederek Nasıl olur da yeryüzü su altında kalsın? Bu mümkün değildir gibi laflarla akıllarını ön planda tutarak Allah’ın azamet ve yaratıcılık gücünü görmemezlikten gelirler. Oysa 9.9.2009 tarihinde birkaç saat zarfında İstanbul’da yağan yağmur şehrin belli bölümlerini felç etti. İnsanlar Hz. Nuh’un tufanını anımsamaya başladılar. Düşünün ki bu yağmur bir ay veya birkaç ay devam etseydi canlılardan, medeniyetlerden, saraylardan ve otoritelerden bir iz kalabilirmydii?

      İşte Nuh (a.s) in tufanı da böyle oldu. Aylarca gökten suların inmesi, yerden de fışkırmasıyla Nuh (a.s.) a inanıp gemisine binenlerin dışında herkes ölüp gitti. Çünkü Kur’an’da buyrulur ki: ” Bir süre sonra yere "Ey yer, suyunu yut " ve göğe "Ey gök, yağmurunu tut " dendi. Bunun üzerine sular çekildi, Allah’ın emri gerçekleşti ve gemi Cudi’ye oturdu. Bu sırada "Kahrolsun zalimler güruhu " diyen bir ses duyuldu.”(Hud:44)

      Evet sular çekildi. Gemi de Şırnak’ta bulunan Cudi dağına oturdu ve insanlık tekrar çoğalıp dünyaya yayıldı. Bunları anlatmakla felaketler karşısında zulüm, fısk, fucur ve şirkten tevbe ederek Allah’a yalvarmanın yerinde olacağını hatırlatmak isteriz. Birkaç sene önce İstanbul yağmursuzluktan kıvranıyordu. Yağmur bombaları bulutlara atılıyordu. Şimdi ise ey Allahım! Ne olur yağmuru durdur! Diye feryatlar yükseliyor. Birkaç sene önce yeteri kadar yağmur yağdırmayan Cenabı Allah şimdi ise cana, mala zarar verecek şekilde yağdırıyor. Bize düşen tedbirimizi alarak Cenabı Allah’ın takdirine teslim olmaktır. Birkaç sene önce Yeni Asya Gazetesi sahibi Mehmet Kutlular, “deprem Cenabı Allah’ın bir ikazıdır.” Deyince hapis cezasına çarptırılıp cezaevine sokuldu. Yerin içindeki gazın sıkışmasıyla fay hatları oluşur ve patlama meydana gelir. Buna bir itirazımız yoktur. Ancak patlatan kimdir? Bunu bilmek lazımdır. Yağmur yağmadığı zaman yağmur duasına çıkılır. Fazla yağınca da durması için de yine dualar yapılır. Önemli olan insanın suçunu itiraf edip zalimlikte ısrar etmemesidir. Cenabı Allah Nuh (a.s) e seslenerek buyurur ki:   "Bizim gözlerimiz önünde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap, zalimler konusunda bana başvurma, çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır” (Hud: 37)

   Felaketlere karşı insanlar kusurlu davranmışlarsa Allah katında suçludurlar. Şehirleşme projelerine uyulmamışsa, dere yataklarında evler yapılmışsa, bunlara ruhsat verilmişse, yeteri kadar altyapı hazırlanmamışsa, malzemeden çalınmışsa bu bir suçtur. Sebep olanlar, mutlaka uhrevi cezalarını çekecekler. Bunları anlatırken her şeyi kadere bırakalım demek istemiyorum. İslam’da tedbir alındıktan sonra tevekkül vardır. Tedbirsiz tevekkül suçtur. Birisi Hz. Ömer’e gelip Ya Ömer! “ devemi bağlamadan Allah’a tevekkül etmek istiyorum.” Deyince Hz. Ömer, Hayır! “deveni bağla sonra tevekkül et.” Diye onu uyardı.  Felaket esnasında yağmacılık yapanları seyrettiğimizde de kendimizden utanıp kendimizi sorgulamamız gerekir. Nasıl bir İslam memleketinde yaşıyoruz? Nasıl Müslüman’ız? Diye kara kara düşünmemiz lazımdır. Bunlar can ve malı kurtarmaya, onlar için sızlayıp duacı olmaya çalışmaları gerekirken,  gözleri kararmış Müslümanlık ve insanlıklarını kaybetmiş utanç verici işlerle meşgul olmaktadırlar. İşte Allah korkusu, Ahiret sorumluluğu, helal ve haram şuurundan uzak yetişen veya yetiştirilen bir neslin halı bu olur.  Toplum ve yetkililerin, kendilerini sorgulayıp neslin Allah korkusu ve manevi sorumluluk bilinci üzere yetişmesi için atacakları doğru adımlar ibadetin en makbulü olur.