Süreci hep onlar en iyi analiz edebildi. Sahip oldukları eğitimliler !!! Ordusu ile en iyi yorumları onlar yaptılar. Komploları onlar çözebildiler. Ustaydı onlar; bilgeydiler. Okumuş yönetenler sınıfıydı onlar. Ergenekon olarak adlandırılan oluşumun her yere
sızmışlığı ile bütün işlerin sanki görünmez bir elin kendilerine
yardım ediyormuş gibi bir hisle kendilerini kutsal ve haklı gören bir
edayla yerine gelmesini izleyenlerin inancıyla zamanında bu kadar
taraftar toplayabildi. Girdikleri her işte basarılı oldular. Kurdukları her tezgâhı sorunsuz denebilecek bir başarı ile sonuca ulaştırdılar. İlişkiler ağı o kadar sorunsuz yürüyordu ki bu ilişkilerin gelenekselleşmesini bile garipsemediler ve zamanla kendilerinde bir hak olarak gördüler bu yasam biçimini. Çünkü kutsadıkları değerler vardı, tıpkı alay ettikleri inançlı insanlarınki gibi. Bu değer yargılarına sadakatlerini
ispatladıkça işlerinin daha da rahat hallolduğunu gördükçe ‘’demek ki hayatın işleyişi ve adaleti bu şekilde yürüyor’’ diye düşünüp bu uğurdaki inançları perçinleniyordu. Bu yaşam biçimini kendilerinde hak olarak görmelerini de kulluklarını ispatladıkça mertebe kat edişleri ile mantıksal bir zemine oturtmaya çalıştılar ve bu onlara‘’SEÇİLMİŞLER’’ hissi verdi zaman içinde. Ballıydılar. Seçilmiş oldukları için bu hak onlarındı. Ama fark edemedikleri ve içgüdüsel bir refleks olarak yaptıkları
ise bu hakkı elden kaçırmamak için yapılacak bütün çabaların da kutsal sayılmasıydı: eğitim hakkının sadece kendilerinde olmasını sağlamak için oluşturulacak fitne, rüşvet, dalavere ve haksızlık zeminine sahip olmanın ve bu zemine hükmetmenin sürekliliğini sağlama çabaları gibi…
Eğitim uyanmaktır; uyanık olmaktır. Eğitim işini bilmektir; insanları yönetmek için bütün bilimsel !!! hilelerin gizemine sahip olmaktır. Bu, ancak okumuş ve okuduğunu yorumlayabilenlerin !!! hak edebileceği bir ayrıcalıktır. Böyle eğitimli insanları bu devinim sürekli olsun diye; üretken olsun diye sistemin her alanına ve en tabanına bile
sızdırdılar. Hâkim onlardı artık. Egemenlerin taşeronları… Zamanla bu işin marifetini kendilerinden sandılar. Kendilerini egemen sandılar taşeronlar çünkü taşeronken dokunabilecekleri, hissedebilecekleri egemenleri etrafta görmeyince ‘’bu ülkede asil olan biziz, her gelen bize uymak zorunda, dediğimizi yapmak zorunda’’ diyecek pervasızlığı gösterebildiler. Ama demek ki değer yargısı ismini almış bilim dininin acımasız kanunlarını koyanların veya başka bir deyişle modern putların şahsi
hesaplarının farkına varacak kadar eğitim almamışlar. Yada aslında aldıkları eğitim o kadarla sınırlıydı. Ötesi onlara lazım değildi; zararlıydı. Zaten gözleri ile de şahit oldular sayısız defa bilgi sınırının öbür tarafına geçenlerin başlarına neler geldiğine.
Hapishanelere bile sokulmadan ortadan kaldırıldılar.
Gel gelelim taşeronluğunu yaptıkları egemenlerinin bir iki ufak hesap değişikliği yüzünden yalnız ve ortada bırakılınca işin bütün sihri kaçtı, uçtu. Yaptıkları her şey gizli değil de aşikâr oluverdi birden. Ayıpları ortalara dökülü verdi birden. Bu ayıplardan kendileri bile utanır hale geldiler. Çünkü daha önceki sihir bu ayıplarını bile
görmelerini engelliyordu. Çıplak olduklarının farkına vardılar. Hani her şey onların hakkıydı ya, hani onlar ne yaparsa doğrudur ve uygundur deniyordu ya. Ha işte simdi onun öyle olmadığını gördüler. Plan yapınca devreye sokamadan ele geçer oldu, ihbar sonucu yakalanır oldu artık. Kafalarını kaşımaya başladılar artık ‘’yahu biz bu işi eskiden nasıl yapardık?; ne yapardık da hissettirmeden işimizi yürütürdük?’’ der
gibi bön bön bakınmaya başladılar. Yani Süleyman Demirel’in zamanında Turgut Özal’a yaptığı eleştiriye benzer bir hale geldiler: ‘’Bal gitmiştir, geriye petek kalmıştır’’. Petekte bal kalmayınca marifetin kendilerinde olmadığını görmeleri çok şaşırttı onları. ‘’Nasıl olur yaa bu?’’ Demek ki aslında süreci en iyi onlar analiz edemiyordu.
Demek ki aslında analizi yapılmış bir süreç sunuluyordu onlara. Bütün tecrübeleri önceden belirlenmiş pratikleriymiş meğer . Elbetteki süreci en iyi ancak o süreci başlatan analiz edebilir; bunu fark edememişlerdi !!! Bir melek dokunmuştu sanki onlara önceleri. Zamanında aynı melek Atlantis’te, Mu Kıtasında, Meksika medeniyetlerinin yaşandığı kadim zamanlarda görülmüştü. Dokunduğu herkes-her şey altına dönüşüyordu. Hayatı kurtuluyordu dokunulanın. Kadimlerin ‘’tanrıların çocukları’’ diye sınıflandırdıkları seçilmişler oluyordu dokunulanlar. Ama anlaşılan bu melek çabuk SIKILIYORDU insanlardan ki tarihte kayıp medeniyet örnekleri oluştu. Bu kaybolan (helak olan) !!! kadim medeniyetlerin dilinde bu meleğe farklı isimler takılmıştı: ezazil, semyaza, baphomet, simurg, meleke tavus gibi… Ancak buna karşılık
olarak bazı başka medeniyetlerde ise bu meleğe ‘’şeytan’’ da deniliyordu. Bir düşünürün dediği gibi ŞEYTAN DA BİR ZAMANLAR CENNETTE OTURURDU. BU YÜZDEN ONU İYİ TANIMAYANLAR MELEK SANABILIR.
Ergenekon meleği de böyle bir şey galiba. Havası alınmış balon gibi, balı alınmış petek, içi geçmiş ampul gibi bırakıvermiş ortada bunları. ‘’ya biz seçilmiştik, ya bu bizim hakkımızdı hani’’. Özler oldular eski-iyi günlerini. İhanete uğramış hissediyorlar artık.
Eksiklik hissediyorlar. Alışkanlıkları bırakmak kolay değildir ama onu bırakmak istemiyorken; hele onu canından çok seviyorken birden bir sihir gibi elinden uçuvermesi daha farklıdır. Meczup gibi hissettirir insanı. Eski günlerine ve gücüne tekrar kavuşmak için ne çılgınlık yapsam da kazansam telaşıyla ne yaparsa eline yüzüne bulaştırır artık insan öyle durumda. Ve…Ve acaba tarihe kayıp (helak olmuş) medeniyetlerin bir başka örneğini not düşmek için doğru zaman mıdır? Allah bilir…
NOT: Yukarıda yazılı olan makale bana ait değildir. Bir forumda rumuzsuz (isimsiz) olarak yazılmıştır. Bir okurum tarafından bana gönderildi. O kadar çok beğendim, o kadar çok benimsedim ki sizlerle paylaşmak istedim. Hiçbir yerine dokunmadım. Sadece (sanırım yurt dışından gönderildiği için) harf karakterlerini Türkçeleştirdim. Örnek vermek gerekirse “bazisi” yerine        “bazısı”, “ornegin” yerine “örneğin” gibi.
Bazılarının yaptığı gibi kes-kopyala-yapıştır köşe yazarlığı yapmayız. Fikir ve eser sahiplerinin isimlerinin belirtilmeden kendisi tarafından yazılmış gibi okuyucuya sunulmasını hırsızlık olarak görmekteyiz.