Anayasa referandumu meselesi ortaya çıkmadan önce tartışılan şey yeni bir anayasanın nasıl hazırlanması gerektiği konusunda yoğunlaşmıştı. O dönemde herkes kendi fikirlerini olabildiğince açık bir şekilde dillendirmiş ve hükümete yaptıkları çalışmaların bilgisini sunmuştu. Hükümet, bu fikirlerinde dikkate alındığı bir zeminde yeni bir Anayasa taslağını tartışmaya açıp meclise getireceğine, kalkıp kendi belirlediği sınırlı sayıdaki madde değişikliği ile uzlaşma gereksinimi duymadan meclise teklifini vermişti.
Sayısal çoğunluğunun gücüyle de hazırladığı paketi referanduma götürecek oyu bularak 12 Eylül referandumunun yolunu açtı.
Zaten son dönemde hükümete yöneltilen en ağır eleştiriler Anayasa değişiklik paketinin yetersizliğine ve toplumsal bir uzlaşma dayanmamış olmasına yöneliktir. Sayın başbakanın 2011 seçimlerinden sonra yeni bir anayasa söylemi de bundan kaynaklanmaktadır. Geri kalan tartışmalar siyasi partilerin parti anlayışları ile ilgilidir.
Bir istisna hariç!
Kürtlerin çoğunlukta olduğu siyasi parti, anayasa değişikliği taleplerinde ülkenin tüm sorunlarını kapsayıcı değişikliklerin yanı sıra anayasada mevcut olan milliyetçilik ruhunun ve baskıcı anlayışın mantığının da değiştirilmesi talebinde bulunuyor. DTP ve ardından gelen BDP bu vurgularla politika yapmaya devam ediyor. Bu söylemin AKP tarafından da dillendirildiği ancak gereğinin yapılmadığı bilinmektedir.
Yani Anayasal vatandaşlık kavramının tanımlanmasının düzeltilmesi, etnik kökenlerin ve dini yapıların korumaya alınması gibi kamuoyunca bilinen talepler…
Bütün bu çalışmaların sonucunda oraya çıkan tablo incelendiğinde AKP’nin önce merkezde kendisine göre bir düzenleme yapmak istediği, ardından da AB uyum yasaları çerçevesinde demokratik açılımlar yaparak süreci götürmeye çabaladığı görülmektedir. Bu da bireysel özgürlüklerin artırılması suretiyle demokrasinin geliştirilmesi mantığına dayandırılmaktadır. Kolektif hak tanımı yerine bireysel hak tanımını öne sürmektedir. Sıkışınca da AB müktesebatı da böyle demeye çalışıyor.
Kürt sorunu dışındaki diğer sorunların “kansız bir şekilde” çözüme doğru gittiğini görmekteyiz ancak Kürt sorununda durum farklıdır. İşin içinde her gün akan vatandaş kanı bulunmaktadır. Bu nedenle bu sorunun acilen çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Bu ispanya modeli ile mi olur, İrlanda modeli ile mi olur, ABD modeli ile mi olur bilemeyiz ama bir model ile çözümlenirse en azından ilk etapta kan akmasının önüne geçilip süreç idare edilirse memleket için hayırlı bir iş yapılmış olur.
Durum bu şekilde tespit edildikten sonra gelelim BDP’nin boykot kararına ve öne sürdüğü iddia edilen şartlarına.
Haberlere bakılırsa bu önerilerin dikkate alınması ve gerekli değişikliklerin yapılması durumunda boykot kararı gözden geçirilebilinirmiş!
Şartlara bakalım. 20 Ağustos 2010 tarihli Çağdaş haberinde şartlar şöyle sıralanmakta;
“İşte BDP’nin 5 şartı
1) Etnik vatandaşlık tanımı olmayan yeni anayasa
2) PKK operasyonlarının durması
3) 'KCK’ dan tutukluların serbest kalması
4) Düşük seçim barajı
5) Siyasi çözüm için müzakere
BDP, referandumu boykot etme kararını, ‘hükümetin kendi ortaya koydukları koşulları kabul etmesi durumunda yeniden değerlendirebileceklerini açıkladı.”
Taleplerin olması siyasi müzakerelerin olmazsa olmaz şartlarından kabul edilebileceğinden istemleri anlamak mümkün ancak bu saatten sonra geri dönmenin imkânı yok gibi.
BDP bunca olup bitenden, yapılan açıklamalardan sonra Boykot kararından vazgeçtim diyemez. Derse kendisi ile çelişir.
Talepler elbette makul ve doğru talepler buna itiraz eden yok ancak Anayasa değişikliği ile istenen taleplerin bağlantılandırılması biraz tuhaf görünüyor.
Etnik vatandaşlık tanımı olmayan bir Anayasa talebi dışındaki talepler zaten istense yasa ile düzeltilecek işler. Hatta bazıları için herhangi bir yasal düzenleme bile gerekmiyor. Etnik vatandaşlık tanımı olmayan talep ise mevcut pakette yok ve bu saatten sonra oraya yerleştirilmesi de teknik olarak mümkün değil.
Buna rağmen şartlar uzlaşmaya yönelik gelişmekte ve rüzgâr o yönlü esmekteyse o zaman yapılması gereken Boykot kararından vazgeçmek değil tabanı serbest bırakmaktır.
Vatandaş gerçekleri bile bile nasıl karar verecekse varsın kararını versin ancak hiçbir talebin olumlu karşılanmadığı bir ortamda hala öne şartlar sürerek uzlaşmaya açığım mantığı ile hareket etmek doğru bir yaklaşım olarak görünmez.