Artık tartışmasız bir şekilde ortaya çıkmıştır ki 1900’lerin başında bölgemizde çizilen ulus devlet sınırlarında ve yönetim yapılarında bir değişiklik gerçekleşecek. Bu değişiklik gerçekleşirken de başta Kürtler olmak üzere diğer etnik ve inanç gruplarının haklarının iadesi gerecek. Aksi durumda bu bölgede kan akmaya, huzursuzluk sürmeye devam edecek.
Aslında çatışmanın sürdüğü ülkelerin siyasal yönetimleri kadar bölge ile ortak sorun ve sınır sahibi olanlar da aynı telaşın içinde. Çünkü isteseler de istemeseler de bu ateşin eninde sonunda bir şekilde kendilerine de yansıyacağını biliyorlar. Amaç ve çaba bu ateşten olabildiğince az zarar ve zayiatla kurtulmak.
Başbakan Erdoğan Suriye’deki durumu değerlendirirken bir dönemler çok sıkı fıkı ilişki içinde bulunduğu Beşar Esadı uyardığını ve yönetimsel değişikliğe gitmesi gerektiğini hatırlattığını belirtiyor. Bu konuda dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da bir mekik diplomasisi yürüttüğünü iyi biliyoruz. Yani eğer yönetimler demokratikleşmeyi gönüllülük temelinde gerçekleştirmezlerse bir iç savaş ve çöküntü ile karşı karşıya kalacaklar demek istiyor sayın başbakan. Benzer  bir sorunu yaşayan bir başbakan eğer bundan ders almış ise ki gelişmeler ders aldığını gösteriyor o zaman elini çabuk tutması gerektiğini de biliyordur. Çünkü elini çabuk tutmayan yöneticilerin nasıl bir duruma düştüklerini net olarak görmekteyiz.
Peki, durum nedir?
Durum ortalığın kan ve revan içinde kaldığıdır. Ortada ne insan hakkı kaldı, ne etnik, ne de mezhepsel çıkarlar. Gücü olan kendini koruyor, güç bulan etrafına saldırmaktan yüzlerce yıldır beraber yaşadığı komşularını boğazlamaktan, karısını kızını elinden almaktan çekinmiyor. Bunu da inançsal veya başka bir gerekçeye bağlamaktan geri durmuyor.
O halde elde kalan tek çare herkesin kendini korumasıdır. Zaten mevcut durum da onu gösteriyor. Şu anda çatışma bölgesinde kendini ve çıkarlarını koruyan, saldırıdan ziyade konumuna koruyarak kendini saldırılara karşı siper eden güç Kürtler olarak görünmekte. Ancak ortada enteresan bir durum var. IŞİD militanları Irak Sünni bölgesinden elde ettikleri silahlarla Rojava bölgesindeki Kürtlere saldırıyor. Bu saldırılarda her gün onlarca Kürt genci, kadını ve erkeği yaşamı yitiriyor. Kobanê kantonu başta olmak üzere Suriye bölgesindeki Kürtler ateş çemberinde ve yardım talebinde bulunuyorlar. Peki, bu insanlara öncelikli olarak kimin yardım etmesi gerekiyor elbette Kürtlerin. Çünkü başka güçlerin gelip bu çatışmaya girmeye hiç niyeti yok. Birleşmiş Milletler veya başka güçleri beklerseniz onlar ancak yüz binlerce insan öldükten sonra insani yardım için ancak devreye girme zahmetine katlanacaklar. Yani onlara ümit bağlayanlar bu durumu hesaba katmak durumunda. Rojavaya Kürdistan Bölgesel yönetiminden direkt olarak geçen kapı peşmerge ve YPG güçlerinin elinde ancak burası açık olmasına rağmen Kürdistan bölgesinden Rojavaya yeterli desteğin gittiğini söylemek mümkün değil.
BARZANİDEN BEKLENEN
Bu durumda gözler Barzani yönetiminden gelebilme ihtimali olan desteğe yöneliyor. Çünkü bu IŞİD ile başa çıkacak güç Kürtlerin silahlı güçleri olacak. Tank, Top, Ağır Silah ve insan gücüne sahip olan Barzani yönetiminin “bavê Tayyar” rolüne bürünmesinin bir anlamı yok. Çünkü Kerkük’e saldırı söz konusu olduğunda savunma hattını birlikte kuralım önerisini getiren güçlerin var olduğunu biliyoruz. KCK bunu daha ilk günde deklere etti. Ancak Kürt Yüksek Konseyindeki uzlaşmaya kendi başkanlığında çözen Mesut Barzani yönetiminin bu ağır koşullar altında bile sessiz kalmayı tercih etmesi kabul edilebilir veya anlaşılabilir bir durum değil.
Bu güç durumda bile eğer Barzani’nin Tankları ve silahlı güçleri bir işe yaramayacaksa o zaman ne işe yarıyorlar. Yoksa Kürtlerin çıkarlarından anlamamız gereken sadece Hewler’in veya Kerkük petrollerinin korunması mıdır? Eğer atılması gereken adımların atılması için IŞİD militanlarının kazılan hendeklere kadar gelmesi bekleniyorsa bilinmelidir ki o zaman Erbil’de oturabilmek için bile çok geç kalınmış olunacak!