İsim babası olduğumla gurur duyduğum elinizdeki gazetenin bana tahsis ettiği köşeye “barışçıl” dememin üzerinden yıllar geçti. Karakter olarak uyuşmazlık halindeki her olayın yöntem olarak diyalogla ve şiddet /dışı bir tartışma süreci ile sonlandırılmasından yana biri olduğum için köşeme “barışçıl” adını koydum. Fakat neredeyse gazetenin kuruluşuyla yaşıt olan “barışçıl”da yayınlanan yazıların çoğu siyaset yazıları, dahası, Kürt sorunu üzerineydi.
Kürt sorununun “demokratik ve barışçıl çözümü.”
Bu deyim , sadece tüm Türkiyeli barışsever insanların değil, yeri geldi bu uğurda dağı tercih eden silahlı siyasilerin de temel ilkesi haline geldi. Evet bu güçler silahlıydılar, savaşıyorlardı ama sonuçta çözümün, “demokratik ve barışçıl ” usulde yatmakta olduğunu söylüyor, kabul ediyorlardı..
TC. ise ilk günden, sayın Başbakanın deyişiyle elindeki tüm “enstrüman”ları sırasıyla kullandı: Özal zamanında “sansür/ sürgün kararnamesi” yanında şimdiki “koruculuk” teşkilatının temelleri atıldı. Çok geçmeden bununla sonuç alamayacağını anlayan devlet, mücadeleyi daha üst bir merhaleye taşıyacaktı: Tansu Çiller devredeydi bu kez. Görüntüsünün altında kamçılı bir diktatör ruhunu barındıran sarışın bu güzel bayanı kimi zaman başında tankçı beresi ve üzerinde askeri parkasıyla tatbikatlarda, kimi zaman da soluk soluğa olduğu generallerden şak/pat tekmil alırken gördük. Fakat mesele salt bu görüntüde kalmıyordu; aynı süreçte devlet, devlet olmaktan çıkıyordu; bir yanı tıpkı dağdaki silahlı örgüt gibi “illegalite”ye çekiliyordu: JİTEM, 18 bin “faili meçhul ?” yakılan ve boşaltılan 4-5 bin köy..
D. Bakır İstasyon meydanında “Kürt sorunu vardır ve bu sorun benim de sorunumdur.” diye
kükreyen TC.nin son başbakanının, yüreği yaralı Kürt insanına merhem olacağı sanılmıştı. Oysa gelinen noktaya bakıldığında yapılanın sadece diri Kürt muhalefetini “yok etme” üzerine kurulu bir “oyalamaca”dan ibaret olduğu anlaşılacaktı.
Bir gün TC/Kürt tarihi yazıldığında, tarihleri boyunca en büyük Kürt tevkifatının AKP devleti tarafından yapıldığını unutmayacaklardır. On binlerce Kürt siyasetçisi tek tek izlenerek, seçilerek zindanlara dolduruldu. T.Erdoğan’ın enstrümanlarından biri de buydu.
Yetmedi bu ve çare de olmadı tabii.
Srilanka deneyiminden mülhem ve bu konuda kimi akıldanelerce az biraz da gaza getirilen AKP devleti, son bir iki yıldır hadiseye salt “güvenlik” eksenli bir yaklaşımla silahlı Kürt direnişini “minimize” ya da “yok etme” etme amaçlı bir huruç harekatı içerisine girdi. Sonuç, avuçlarınızın içinde.
Evet, enstrümanlar, enstrümanlar..
Bu meselede kullanılmayan, akla gelmedik ne gibi usul ve yöntem kaldı bilmiyorum, karşılıklı masaya oturmanın dışında.
Yıllardır, Latin Amerika ülkeleri, Bask modeli dendi, İrlanda örneği vs. dendi, hiç biri para etmedi. Ama şu günlerde, Ortadoğu’nun bu karmaşası içerisinde Kürt meselesinin çözümünde bir “şans” olarak düşünülen yeni bir iklimin usul usul uç verdiğini de belirtmeliyiz: Bir hafta önce Filipinlerde karşılıklı 150 bin insanın öldüğü devlet- Müslüman gerilla savaşı, keza, eş zamanlı olarak Kolombiya-Farc güçleri arasında da barış görüşmeleri başladı. Bunlar mı tetikledi bilmiyorum, bizde de bir iki günden beri hiç olmadık kadar Ankara’daki sert siyasi iklimin barışçıl bir havaya evrileceğine dair emareler görülmeye başladı: Yine bir oyalamaca değilse eğer Başbakan MİT Başkanını İmralı’ya gönderebileceğinden söz etti. Bu arada BDP parlamenterleri de sayın Gül’le görüşüp Çankaya’dan moralli çıktılar, ne bileyim..
Temkinli olmakta yarar var ama yine de “belki bu sefer..” diyelim. Allahtan ümit kesilmez çünkü. Bu bayramda akan kanın durması için bolca dua edelim, belki de işe yarar kim bilir..
Bu bayramın barışa giden yolda “ ilk” bayram olması dileğiyle, tüm İslam alemine, tüm insanlığa ve tüm barışsever insanlara hayır ve mutluluk getirsin.
Next