Farkında mısınız bilmiyorum ama bunca hengâmenin içerisinde öyle şeyler oluyor ki insanın dili damağı kuruyacak oluyor.
Türkiye Kürt sorunundan kaynaklı olarak 1990 yıllarda tarih boyunca çok konuşulacak insanın insanlığını ve kanını donduracak büyük felaketler yaşadı. Adı konuşmamış olsa da yaşananlar sırasında kaybedilenler bir savaşın acı tablosundan daha büyüktü.
Yaşanan gizli savaşta ölenler sadece çatışanlar değildi. Doğrudur devletin silahlı gücü içerisinde yer alan birçok insan yaşamını yitirdi tıpkı PKK içerisinde silahlı mücadele yürütenlerin canlarını yitirdikleri gibi ancak asıl sorun tarafların birbirleri yerine sivil topluma yönelmeleri ile ortaya çıktı.
Yaşanan koşullar silahlı güçleri kontrol edilemez bir noktaya getirdi ve bu durum ortada ne insan hakkı bıraktı ne de insanlık değeri.
Dile kolay 1990’lı dönemde 50 bine yakın insanımız bu çatışmalar nedeniyle hayatlarını kaybetti. Binlerce köyümüz boşaltıldı ve yakılıp yıkıldı. Bun dışarıdan gelen bir devletin saldırısı sonucunda yaşamadık içerde kendimizle çatışarak becerdik! Ve ilginçtir bu mantıkta ısrar hala devem ettirilmeye çalışılıyor.
İlginçtir bunca yakım ve ölüme rağmen o dönemde gelinen nokta sorunun silahlı değil siyasetli çözümüne ulaşma mantığı olmuştu. Bu çağrıyı yapanlardan biri de bu çatışmalarda en fazla can yakan Mehmet Ağar ve içinde bulunduğu zihniyetti.
Bugün ne yazık ki o günlerin acılarını unutanlar tekrar siyaset yerine silaha yönelme eğilimi göstermektedirler. Bu toplumun artık ikinci kez aynı acıları yaşamak istemeyeceği gerçeğini unutarak.
O dönemin kader belirleyicileri küçüklükleri ile orantılı olarak şimdilerde cezaevlerinde bulunmaktadırlar. Hepsi mi? Hayır, sadece deşifre olanları. Onlar da hasta ve deli raporu alarak kendilerini sıyırma telaşına girmişler. Böyle bir duruma düşmek istemeyenler ise mertçe davranıp kafalarına bir kurşun sıkmayı tercih ettiler belki de.
O dönemin insanlık dramını gözler önüne serenlerden biri pkk itirafçısı Abdülkerim Aygan’dı. Aygan’ın itirafları sonucunda zincirin birçok halkası çözülmeye başladı. Faili meçhul cinayetler, adam kaçırmalar, yapılan suikastlar konusunda kamuoyunu epey bilgilendirmişti.
Ve şimdilerde gündeme bomba gibi düşen ise Özel Harekât polisi Ayhan çarkının itirafları. Ayhan çarkın belki bugünkü konjektörden uzak insanlar tarafından tanınmıyor ama 1990’lı yıllardan bu yana Kürt siyasal hareketini izleyenler bu ismi çabuk hatırlayacaklardır. Susurluktaki kaza ile adı ortaya çıkan biri. Susurluk çetesi üyesi olarak yargılandı ve caza aldı. Sedat bucak’ın altı özel korumasından biri. Güneydoğuya gönderilen ilk özel harekat ekibinde bulunan biri. Katıldığı operasyonlarda insanların canlı olarak kurtulamadığı bir sezgiyle tanına biri. İşte bu biri şimdilerde o dönemde yaptıklarından dolayı pişmanlık duyduğunu ve hakikatler komisyonunu kurulması durumunda bildiklerini anlatacağını söylüyor.
Bu yıl düzenlenen Newroz kutlamalarına İstanbul kazlı çeşmede katıldıktan sonra radikale konuşan çarkın şunları söylüyor; “Bu ateş hepimizi yakacak Ben 1986'da Güneydoğu'ya ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekât grubu içindeydim. 1990'a kadar bölgede kaldım. Hepimiz kana bulaşmıştık. Öyle korkunç şeyler yapıldı ki o halka. Gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluğun çocuğun içinde adamın birini çırılçıplak soymuş. Milleti köy ortasında toplamış dayak atıyor. Bir Kürt'ü PKK'lı diye çırılçıplak soyan bir zihniyet nedir? Bunlar Atatürk'ün askeri olamaz. Bunun adı terörle mücadele değildi, bunun adı ihanetti.
Ben bu halka (Kürtler) uçak kullanıldığını gördüm. Top kullanıyorsun, tank kullanıyorsun, mayınlar kullanıyorsun halkına karşı. Bu ateş hepimizi yakacak. B.. yedirdik bu millete. Tırnaklarını söktük, dilini yasakladık, biz bunu yaptık. Ama Kürt halkından rica ediyorum bizim bayrağımıza saygısızlık yapmayın, bu bayrağa en azından siz sahip çıkın. Bu bayrağın en çok Kürtlere ihtiyacı var. Kürt halkı bizim onurumuz, omurgamız, gururumuz. Bir özür dilememiz lazım Kürtlerden... Şimdi her tarafta toplu mezarlar çıkıyor. İster gerilla de ister terörist. Bu toplu mezarlar bu ülkenin ayıbıdır.”
Bu sözler bir İstanbul sosyetesine ait değil Kürtlere karşı açılan cephede çatışmış, hayatını ortaya koymuş, katıldığı hemen hemen her operasyonda kan dökmüş bir özel harekatçıya ait sözler. Her halde bundan ders çıkarmamız gerekiyor?