“Ben katilim” diyor.
Dokuz yıl sonra adam konuşmaya başladı.
Ayhan ÇARKIN.
Bilindiği kadarıyla, eli iyice bir şekilde Kürt kanına bulanmış eski ve namlı bir özel tim elemanı. Doksanlı yılların ortalarına doğru devletin Kürtlere, gıyaben ve kimi zaman açıkça illegaliteye çekildiğini ilan etmesiyle, psikolojik ve lojistik her türlü “kamusal desteği” eksiksiz arkasına alan derin gücün zaman zaman pervasız biçimde yüzeye çıkan birkaç elemanından biriydi, Ayhan ÇARKIN.
Duymuştuk zaten, biliyorduk.
Konuşmaya başladı, hem de devlete rest okurcasına, üstelik son İstanbul Newrozunda ailece Kürt ulusal renklerine donanaraktan..
Herkes şaşkınlıkla izliyor.
İleride göreceğiz kuşkusuz, kendine göre ne hesap peşindeyse..
Birkaç gündür yazılı, sözlü medyaya durmadan konuşuyor. Dikkat ediyor musunuz, sanki biraz da “ortada bırakılmışlığın” verdiği bir öfke kokuyor söylediklerinde ya, neyse..
Yine de olsun.
Hele siyasette karşıt düşünceli birinin, üstelik kanlı birinin “diz çökercesine” size yaptıklarından ötürü pişmanlık duyması bu ülkede alışık bir vaziyet değildir.
Ceza hukuku meselelerinde çok geç olsa bile failin “doğru”yu söyleyerek suçu üstlenmesi, yok yere töhmet altında bırakılan mağduru özgürlüğüne kavuşturmasına “gecikmiş adalet” diyerek burun kıvırmamak gerekir, günü ve yeri değil, günü ve vakti değil çünkü.
Çoğunuz okumuş, duymuşsunuz elbet ama inanılmaz birinden olduğu için yine de az biraz değinelim: “Bu ateş hepimizi yakacak” diyor.
“Ben 1986'da Güneydoğu'ya ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekât grubu içindeydim. 1990'a kadar bölgede kaldım. Hepimiz kana bulaşmıştık. Öyle korkunç şeyler yapıldı ki o halka. Gittiğimizde baktık adamın biri gelmiş, çoluk çocuğun içinde adamın birini çırılçıplak soymuş. Milleti köy ortasında toplamış dayak atıyor. Bir Kürdü PKK'lı diye çırılçıplak soyan bir zihniyet nedir? Bunlar Atatürk'ün askeri olamaz. Bunun adı terörle mücadele değildi, bunun adı ihanetti. Ben bu halka (Kürtler) uçak kullanıldığını gördüm. Top kullanıyorsun, tank kullanıyorsun, mayınlar kullanıyorsun halkına karşı. Bu ateş hepimizi yakacak. B.. yedirdik bu millete. Tırnaklarını söktük, dilini yasakladık, biz bunu yaptık. Ama Kürt halkından rica ediyorum bizim bayrağımıza saygısızlık yapmayın, bu bayrağa en azından siz sahip çıkın. Bu bayrağın en çok Kürtlere ihtiyacı var. Kürt halkı bizim onurumuz, omurgamız, gururumuz. Bir özür dilememiz lazım Kürtlerden... Şimdi her tarafta toplu mezarlar çıkıyor. İster gerilla de ister terörist. Bu toplu mezarlar bu ülkenin ayıbıdır.”
Toplu mezarlar.
Geçen hafta yüzlerce kişiyle birlikte Kulp ilçesine sınır Sason’un Heribê köyü civarındaydık. Ana caddeden araçlarla bir saatlik bir tırmanmayla ulaşabildiğimiz kırsalda yürüyüşe geçtik bu kez. Tek tük meşe ve meyve ağaçlarının boy verdiği sarp kayalık bir alan. Mayınlanmış olabileceği korkusuyla yıllardır kimsenin alana girmediği, dallarda kurumuş erik ve armut ağaçlarından belliydi. İHD yöneticileriyle birlikte köylülerce ihbarı yapılan Ayhan ÇARKIN’ın dediği bu ülkenin bir “ayıb”ını, “toplu mezarları” saptamaya gitmiştik. Güzel bir bahar günüydü, yağışsız ılıman bir gün. Uçaklardan atılan mermilerle delik deşik olan kayaların arasında yeni yeni filizlenen pîvok (çiğdem)lerle pimi çekili ve patlamamış paslı el bombaları yan yana duruyorlardı. Dikkatli gözler ve o günleri yaşayan yaşlı köylülerin anlatımından devletle gerillalar arasında yıllar öncesinden bir çatışmanın olduğu alanda, her birinde kaç cesedin yattığı belli olmayan küme küme toplu mezarlar vardı. O günlerden kalan lastik ayakkabılar, bir uçaksavar mermisinin açabileceği genişlikteki deliklerle sağa sola savrulmuş çürümede olan gerilla gömlekleri.. Kürt analarıyla birlikteydik o gün, etrafa dağılmış kemikleri topluyorlardı, her bir kümede kendi öz çocukları yatıyormuşçasına inliyorlardı..
Onların ağıdını mı duymuş muydu ki eski polis haykırıyordu: “Ben bu halka (Kürtler) uçak kullanıldığını gördüm. Top kullanıyorsun, tank kullanıyorsun, mayınlar kullanıyorsun halkına karşı. Bu ateş hepimizi yakacak. B.. yedirdik bu millete. Tırnaklarını söktük, dilini yasakladık, biz bunu yaptık..”
“Kendi devletini kurma”da olan T.Erdoğan, eski polisin sesini ne kadar duyar bakacağız. Şu kadarı aşikâr; Kürt meselesini bildik statüsünde tutmak için elinden geleni ardına koymuyor. Ne ki, Kürtlerin kuşanmakta oldukları “sivil itaatsizlik” silahından da fena ürkmüşe benziyor. Panzer ve gazla bastırmaya çalışıyor şu ara ya, dur bakalım.
Tahrir kalabalığını misli misli geride bırakan Newroz kitleselliğine kıskançlıkla sahip çıkan Kürt milletvekillerinin tersten verdikleri bir fotoğrafla tam bir keyif hezeyanına tutulmuşken, Ayhan ÇARKIN, ateşten bir kor gibi Türk Başbakanı’nın kucağına düştü. Kanal kanal dolaşan adam neler söylemiyor ki: “ Pislik.. Pis bişey yaptık, psiliğin ta kendisi. Bizi Öldürdük; ne yüzü, ne beş yüzü, ne bini.. Kazıldıkça ne rezaletler.”
Kendi döneminde hatırı sayılır rakamda olmasına rağmen “faili meçhul”lerden söz edilince kendisini pir-u pak sanıyor. Oysa istediği kadar kaçınsın, bu gün artık dağdaki çoban bile devletin devamlılığın esas olduğunu bilmektedir. Ne diyor eski harekatçı: “Devlet bana yalan söyledi, eğer bir kan aktıysa devletin elinden aktı!”
Nasıl akıtmış devlet?
Sekiz yıldır başbakansın. Kendini ve iktidarını güvenceye almak için kozmik odalara bile girdin, kim bilir, Kürt kanına dair neler gördün neler.. “Ya Allaaah Bismillah!”la açılan ağzınız sadece sandığa dair dua için mi; vicdan ve adalet için de açılsa ya! “Dehşet şeyler yaşandı o bölgede. 1986'da gittik oraya. Bir yıl sonra Mardin Ömerli'ye bağlı Pınarcık Köyü'nde bir katliam yaşandı. 16'sı çocuk 30 kişi katledilmişti. O köye gittim, kan barut kokusu vardı her tarafta. Pınarcık katliamını provokasyon amaçlı JİTEM'in oluşturduğu gruplar yaptı. Çoğu çocuk 30 insan. Bir çocuğun cansız bedeni kollarımdaydı (ağlıyor)... O insanları örgüt öldürmedi. Bu kanı döken başkasıydı. Başbağlar katliamı, Bilan kazası olayı, Jave köyleri... Aynı ekip yaptı bunları. Başbağlar katliamı kesinlikle Ergenekon zihniyeti ürünüdür.”
Öyle diyor eski özel timci. Polislerini, şimdi Kürtler yürüyüş yapıp slogan atıyorlar diye panzerlerle üstlerine yürütüyorsun sayın Başbakan, iyi de, az önceki açıklama karşısında hemen ve anında bir talimatla, mesela, yıllardır tüm Türkiye insanına PKK’nin yaptığına dair ve her yıl yapılmakta olan “Başbağlar katliamı”nın anma yıl dönümünü ortadan kaldırtmayı aklından geçirdin mi, mesela dedik.
Daha önce A.Kadir Aygan konuştu, o bir Kürt itirafçıydı ve bir yolunu bulup yurtdışına kaçtı. Ne ki, Ayhan Çarkın bir Türk ve göğsünü germekten geri durmuyor, “Kürt barışı”na dair bir hayır alameti olarak birileri düğmeye mi bastı ne, şöyle diyor: “Adam bağırıyor yıllardır İmralı'da. Ben de buradan bağırıyorum şu anda. Öcalan'a saygı duyuyorum. Ben onun liderlik vasfına saygı duydum. Kan dursun istiyor. Öcalan şimdiye kadar Türk bayrağına, Türk halkına saygısızlık ettirmedi. … Ne olur bu ülkeye yardım etsin Kürtler. Abdullah Öcalan'a sesleniyorum: Türkiye'ye sahip çık, yardım et!.”
Bunları da mı duyacaktık!
İnanılası gelmeyen sözler, değil mi, şaka gibi geliyor insana. Devam ediyor eski harekatçı:
“ Hiçbir yere kaçmayacağım! Öcalan'ın önerdiği ‘hakikatleri araştırma komisyonu’ açılsın, namusum ve şerefim üzerine yemin ediyorum gider her şeyi anlatırım. Benimle birlikte olanları, bu ülkeye ihanet edenleri söyleyeceğime yemin ediyorum. Ama o komisyona başkaları da gelmeli. Mehmet Ağar, İbrahim Şahin ve daha başkaları da gelmeli.”
Kim bu “daha başkaları” ; devlete “şantaj” yapacağından korkulan eski başbakanlar, eski cumhurbaşkanları, eski bakanlar, eski genelkurmay başkanları mı kimler bunlar, kimler?
Yargısız infaz sonucu bir sürü Kürt iş adamı öldürüldü, “öldürdük” diyor adam. Bunların talimatını veren kim, kimler, ortaya çıksın!
Adada bir konserve kutusunda tutulan adam ise yıllardır debeleniyor: “Bir komisyon kurun, tüm gerçekleri araştırsın, bizden devletten fark etmez, cürüm işleyenler yargılansın, yargılansın ki ondan sonra bir barışın yolu açılsın” diyor. Ama dinleyen kim, varsa yoksa, “terörist başı, bebek katili! “ vs.
İnsana akıl tutturan bir davranışla bir de İstanbul Nawrozuna da gitmiş. O
“başkaları” dediği kişilerden kimilerinin ismini vermekten de çekinmiyor ÇARKIN: ”Ben Nevruz'a eşimle, çocuklarımla, arkadaşlarımla gittim. Ben oraya Türk olarak gittim, 'katil' olarak gittim. Ta kürsüye kadar gittim. 'Beni konuşturacaksınız' dedim. Beni bugün burada konuşturan vicdandır. Kendi içimdeki karanlıktan kurtulmak istiyorum. Şimdi o beraber görev yaptığımız arkadaşlarıma sesleniyorum. Siz de çıkın anlatın tüm bildiklerinizi. Artık konuşmak lazım (…) Şimdi o dönem bize başkanlık yapan İbrahim Şahin'in şu anki halini görüyorum da çıldırıyorum. Adli Tıp'ta rapor peşinde. Hafıza kaybı yaşıyormuş. Biz onun odasına girmeden önce salavat getirirdik. Şimdi düştüğü duruma bakın! Beni kandıramazsın İbrahim Şahin. O alacağın deli raporunun arkasına sığınamazsın. Çünkü tüm cevaplar onda. Mehmet Ağar da çıksın hesabını versin.”
“Artık konuşmak zamanı” dercesine diğer elemanlara sesleniyor. Belki de bunun ardından, vicdanlarının baskısı sonucunda ruhsal bir kişilik dönüşümüne uğrayacak olan “Baba Cumhurbaşkanı”, Tansu Çiller, Mehmet AĞAR, aynı takımdan Genel Kurmay Başkanı neydi adamın ismi, ha, Doğan Güreş..Kim bilir bir yerlerden fışkıraraktan “Yeşil” kod Mahmut Yıldırım bile hidayete erer. Kim bilir, kim bilir?
Ergenekon hadisesini mümkün olduğunca Kürtlere bulaştırmaktan sakındın sayın Başbakan, fakat adamın anlatımları boğazına kadar o teşkilatla ilgili. Bakalım meseleyi salt bir savcıya havale ederek üstüne zaman şalını örtüp işin içinden sıyrılabilecek misin, göreceğiz. İşin zor gibi bu kez.
Üstelik bir vakitler çözmek istemiyor muydunuz Kürt sorununu, alın size!
Alın size, bu yolda bir hazine.
Kurdurun “Hakikatler Komisyonu”nu, ardından da mahkemeleri.
Koruyun adamı, canı alınmasın. Konuşsun hep, konuştukça gelsin diğerleri, iplik gibi çözülsün her şey, zaten biliniyor da; istenilen, akan kanın durması için meselenin resmileşmesi. Konuşsun da barışın önünde engel gibi duran MHP ve Şehit anaları da düşünmede yeni bir dönüm, kırılma noktasına gelirler belki. Sadece onlar mı, yıllardır şu PKK, Öcalan ve Kürt hadisesinde gerçeği devletin “resmi” ağzından duyarak kafaları şişirilmiş ve barış karşıtı gibi duran doğunun batısındaki milyonlarca Türk irkilirler belki az biraz. İrkilirler de iki kardeş halkın arasına boy vermekte olan “kinlenme”nin önüne geçilir. Aksi halde adamın konuştukları kor bir ateş misali kucağınızda duracak Tayyip bey!
Bakın, görmüyor musunuz, Kürtler sizden umudu iyice bir kestiler gibi, kavgada yeni bir merhaleye geldik: Sivil itaatsizlik! Epey zamandır dilleniyordu da siz hafife aldınız hep. Size söylüyorlar mı bilmiyoruz, Murat Karayılan her gün bar bar bağırıyor; algıladığımız kadarıyla “sivil Kürtler” açısından bu son “barışçıl eylem” biçimidir; dünyanın bu siyasal atmosferinde slogan, yürüyüş ve oturmadan ibaret bu eylemler gaz ve panzerlerle ezme yoluna gidilirse (ki, bu artık çok zor gibi görünüyor) sadece Bölgede değil, Türkiye’de değil fakat dünyada da işi bitiktir AKP’nin. Bizden söylemesi
Günümüzde cesetlerin üzerinden geçerek iktidar keyfini sürmeye çalışmak ha!. Buna gülünmez bile.
Ve yine baksanıza Ahmet ALTAN’a göre Anadolu sermayesine nazaran daha “statükocu” olan TÜSİAD bile anayasanın “ayet” olarak bilinen “değiştirilemez” ilk üç maddesini tartışmaya açtı, üstelik bu kez “çizmeyi aşmak”tan korkmayarak!
Kürt kimliği ne zaman yasaliteye kavuşur, anadilde eğitim ne zaman gerçekleşir, yüzde on barajı ne zaman kalkar, koruculuk sistemi ne zaman lağvedilir, KCK tutukluları ne zaman serbest kalır, PKK ne zaman silah bırakır ve Öcalan’ın ne zaman özgür olacağı sorusuna bu gün itibariyle net yanıtlar verilmeye bilinir belki ama, artık tam bir “dönüştürücü”lük gücüne erişen ulusal Kürt hareketinin, tüm bu soruların pozitif yanıt alacağı önümüzdeki sürece bir de “hızlandırıcı” vasıf kazandırdığını görmek lazım.
Bu güne dek halının altına süpürülmüş pislikler birer birer ortaya serilmeye başlanıyor.
Ayhan ÇARKIN, TÜSİAD ve milyonlarca Kürdün Sivil itaatsizliği.
Ülkesi süt limanmış da, bir de kalkmış dünyaya nizam veriyor.
Peh!
Next