Sadece anonim bir espri miydi dillerde dolaşan, yoksa önemli birinin sözleri miydi şimdi tam hatırlamıyorum, hem zaten gençliği geride bırakıp olgunluğa eriştiğimizi düşündüğümüz yaşlardaydık daha çok duyduğumuzda : “Otuz beş yaşına dek sosyalist olmayanın, otuz beşinden sonra da olanın..” diye başlayan ve “erotik” bir edimle biten sövgüye muhatap olanların hiç birinden öyle sanıldığı gibi sert bir tepki gelmezdi.Aksine, o güne dek “proleterya diktatörlüğü”nün bir türlü kurulamadığını görerek “sınıf mücadelesi”nden usananların kahkasıyla karşılanırdı.
                        “Almışsekizliler”den biri olarak çokça tanıktık buna.
                        Her insanın yaşamında köşe taşları olacak ilginç olaylar vardır. Kimi zaman kişiliğinden etkilendiğiniz bir şeyh ya da siyaset adamı, sanatçı, izlediğiniz bir film ya da okuduğunuz bir kitap vb. olaylar yazgınıza yön verecek nitelikte olabilir. Yaşar Kemal’in “Teneke”sinin de böyle bir işlevi oldu benim için. Hani derler ya bir kitap okudum hayatım değişti diye, aynen öyle.
                        Altmışlı yılların ortalarına dek “Kürt” olduğumun farkında değildim. Oysa rahmetli anam ölünceye dek Kürtçe’den başka bir dil bilmedi; bir tek cümle Türkçeyi doğru dürüst konuşamıyordu. Böylesine bir çıplak gerçeğe rağmen Kürt olduğumun “bilincinde” değildim. O zamana değin milyonlarca Kürt gibi ben de sıradan, öylesine, sadece bir Kürt’tüm.
                        Ne garip değil mi?
                        Sonra inanılmaz basit bir hadise insanı yalın gerçeğiyle karşılaştırıveriyor: Mesela bende “ulusal bilinç” filizlenmesine sebep karşılaştığım bir roman kahramanıydı ve o da Yaşar Kemal’in “Teneke”sindeydi: “Kürt Memed Ali”
                        Siz sevgili okurlarımı bu bayram gününde sıkmayacağımı umarak ilginç bulacağınıza inandığım küçük öyküye az biraz gireyim isterseniz.
                        Olay Çukurova’da geçmektedir. Görevli olduğu ilçede çeltik ağalarına karşı yoksulları koruyan (şimdikilerle ilgisi olmayan) “idealist” bir kaymakam vardır. Dönem Menderes’in Demokrat Parti dönemi; ocak, bucak başkanlarının alikıran baş kesen olduğu zamanlar! Uzatmayayım, tahmin edeceğiniz gibi kaymakam-ağa mücadelesinde yenilen kaymakam oluyor tabii. Sürgünü çıktığında bir de arabasının arkasına “teneke” bağlanarak ilçeyi terk eden kaymakamı halktan bir tek kişi uğurlamaktadır: Kürt Memed Ali!
                        Kısaca öykü bu.
                        Teneke’yi okuduğumda lisenin birinci sınıfındaydım, altmışlı yılların ortalarına doğru. O zaman çoğumuzun beyninde ne ulusal bilinç tomurcuklanmasına sebep olacak “Doğu Mitingleri” başlamış ne de Kürt üniversite gençliğini ateşleyecek “Devrimci Doğu Kültür Ocakları” (DDKO) kurulmuş.
                          Kürtlüğüme tek sebep Kürt Memed Ali!dir.
                        Yaşamımdaki “Teneke”yle olan serüvenim bitmedi daha; üniversiteye girişimizde ( o zaman en az dört tercih yapma durumundaydık) ilk tercihim olan Siyasal Bilgiler Fakültesini tutturduğumda, sonrasında gelen Hacette Tıp ve İstanbul Hukuk’u elimizin tersiyle itmiştik.
                        Neye sebep?
                        Yine Teneke yüzünden; Bu kez de Teneke’deki kaymakama duyduğumuz hayranlık. Yaşamımdaki ilk “”idol”dur o kaymakam. İlle de Siyasal’a (Mülkiye) girip kaymakam” olmak, hem de ve ille o kaymakam; varsa yoksa o, kafada başka bir şey yok, başka bir şey görmüyor gözümüz.
                        Buraya kadar her şey tamam oldu, Mekteb-i Mülkiyeye yazıldık, ama sonradan işler istediğimiz gibi gitmedi tabii.
                        Fakülteye başladığımız yıllar, memlekette acayıp bir “sol” rüzgar esiyor, üniversite gençliğini kasıp kavuran sosyalist düşünce: TİP, DDKO ve DEV-GENÇ’li yıllar..
                        Haliyle hem Kürt hem de solcuyduk biz de.
                        Fakülteyi bitirdiğimizde MC (Milliyetçi Cephe) hükümetleri, İç İşleri Bakanlığında da MSP/MHP kırması Oğuzhan Asiltürk var. Şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve T.Erdoğan gibiler’in yetiştiği gençlik yuvası Milli Türk Talebe Birliğinin referansı dışındakilere, özellikle solculara (bürokraside) geçit yok!.
                        Bir süre bekleyip her ne kadar “müfettişlik” gibi farklı bir konumu elde ettikse de yıllarca düşümüzde yaşattığımız “Yaşar Kemal’in kaymakamı” olmak haya
l olmuştu artık. Hoş, sonraları üstlendiğimiz devlet görevleri sırasında o tür kaymakamların ya hiç olmadığını ya da soylarının tükendiğini gördükse de doktor olmak için de çok geçti artık.
                        Neyse, uygun düşebilir diye bu kadarlık bir “özel”imizi bir yana bırakıp, yazımızın başındaki darb-ı mesele (‘) dönelim biz yine.
                        Çeşitli tür ve tandansta olsa bile Altmışsekizli’lerin “külliyen solcu” olduğunu söylersek abartı olmaz sanırım.
                         “Sosyalist”tik, o nedenle mülkiyet düşmanıydık çoğunlukla.
                        “Kamusalcı”ydık ve bildiğiniz gibi kamuyu temsil eden “devlet”ti.
                          “Devletçi”ydik. Yani. Sonraki yıllarda her ne kadar insan ve devlet yeniden tanımlanırken, “insanın emrinde” bir aygıttan başka bir şey olmadığını görecek olduysak bile devlet, o zamanlar “kutsal”dı.
                        Solcuyduk dedik ya, doğal olarak “Sovyetik” bir kültürle gelişiyorduk. Kabe, genellikle Moskova, Mao’nun Pekin’i hep ikinci sıradaydı. Bırakın her sosyalist, her fert “sosyalist sistem”e kurban olsundu; onun alacağı her karar, atacağı her adım kutsaldı ve zinhar tartışılmaktan varesteydi! Öeneğin Kırk yedi’de kurulan Mahabat Kürt Cumhuriyeti Stalin’in izlediği Rus çıkarlarının bir gereği olarak katledilmiş olsa bile bu sorgulandığında, şablon hazırdı: “Bütün için gerektiğinde parça feda edilir.” 
                        Buradaki “bütün” Sovyetler ya da Sosyalist sistemdi, “parça” ise zavallı Kürt Cumhuriyeti idi.
                        Tanrı M.Gorbaçov’dan razıdır umarım, çünkü “sistem”in gözünde insanı “zerre” gibi görerek yüreğimizdeki özgürlük ve eşitlik sevdasına bu denli ihanet eden “reel sosyalizm”e son verdiği için!
                        Beğenir ya da beğenir ya da beğenmezsiniz o ayrı bir olay; Türkiye’de “kudsiyet” açısından “devlet”in yerine “insan”ı ikame eden ilk siyaset adamı rahmetli T. Özaldır. Ve iyice bir düşünürseniz sevgili okuyucularım, son birkaç yıldan beridir bir türlü açılamayan gerçek “demokratikleşme”nin kilit ve anahtarını bu iki sözcüğün yer ve konum değiştirmesinde bulabilirsiniz. Çünkü her şey bununla başlar, aşamadığımız her sorunun temelinde bu iki kavramın çatışması yatar; devlet ve insanın kavgası.
                        Kaç kuşağı yiyip tüketen şu “Kürt sorunu”na bir bakın; öncelik devlet, ya da “devletin bekası” değil de öne çıkan insan olsaydı, ya da öncelik insanın onuruna verilmiş olsaydı, bu mesele çoktan hallolunmuş olurdu. Çünkü bir devlet kendi insanının onurunu başata aldığında, ona reva görülen hiç bir “eşitsizliğe” izin vermez. Ve böylece, ortada çözülemeyen bir sorundan da söz edilemez artık.
                        Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “Ulus devlet” düşüncesinin üzerine oturduğu “kutsal devlet” kaidesinde beliren çatlaklar her geçen gün daha genişlemekte ve derinleşmektedir. Temel sorunlarını çözemeyen devletler buna direnerek ömürlerini bir süre daha uzatmaya çalışmaktadırlar o kadar!
                        Kaybettiğimizi sandığımız “sosyalizm”e gelince.
                        En azından (otuz beş yaşına kadar) o en baştaki sövgünün muhatabı olmamak için çok şükür kutsadığımız “Moskova” gibi bir kâbemiz yok artık.
                        Geç kalmış olsak bile mülkiyet düşmanlığından da kurtulduk.
                        Fakat “sosyalizm”, adı ve tanımı ne kadar değişikliğe uğrarsa uğrasın “Adalet, özgürlük ve eşitlik” arayanların yüreğinde o hep var olacaktır. Çünkü o odur zaten.
                        Köleliğe ilk baş kaldıran Spartaküs’ten beri yok muydu aslında?
 *   *   *
   Her geçen gün biraz daha “iç barışa yaklaşarak güzelleşeceğini umduğum özgür, eşitlikçi, zengin ve güvenlik içerisindeki bir Türkiye’nin bu ilk kurban bayramını kutlarım.