Edebiyatsever, yazarçizer kesimin kendi arasında toplanıp konuklarını sakin bir şekilde dinledikleri ve kısa ancak hoş sohbetler gerçekleştirdiği bir mekânımız var. Bart öncülüğünde “Edebiyat Coğrafyaları” projesi kapsamında Bart merkezinde yaptığımız toplantılar.
Genelde bu toplantılara davet edilen yazar arkadaşlar şehir dışından gelmekte ve bize tecrübelerini, bakış açılarını, yorumlarını aktarmaktadırlar. Bizden esinledikleri ve öğrendikleri birçok konunun varlığını da belirtelim.
Bir süreden beri süren bu çalışmaların verimli geçtiğini de belirtmek gerekiyor. Farklı olanların farklılıklarını paylaştıkları, beyinsel sürfler yaptıkları bir küçük çalışma alanı olarak tanımlamak mümkün bu toplantıları.
Bu açıdan bakıldığında bart önemli bir hizmet sürdürmektedir denilebilir. Bu çalışmalara öncülük edip vakit ayıran arkadaşımız Yavuz Ekinci’ye de buradan bir teşekkür iletmemiz yerinde olur sanırım.
Geçen hafta düzenlenen söyleşide konuğumuz Suriye’den ilimize gelen Dr. Farouk Ismail’di. Arkeolog ve dil bilimci olan araştırmacı aynı zamanda Almanya’da eski uygarlıklar konusunda doktora yapmış eski yazıtları ve çivi yazısını okuyabilen ender insanlardan biri. Üniversite de hocalık yaptığı için de sakin bir üslup ve tatlı bir dil anlatımına sahip. Bugüne kadar 13 esiri yayınlanmış ancak bizim bugün üzerinde duracağımız konu eserleri değil araştırmalarından bize aktarmaya çalıştığı perspektifler olacak.
Dr. Farouk Ismail bize Sümerlerden başlayarak Anadolu ve Mezopotamya topraklarında uygarlığın gelişim sürecini aktardı. Bu aktarımlardan pek çok şey öğrendiğimizi belirtelim. Mesela kadim Topraklar olarak bildiğimiz Mezopotamya’nın iki nehir arasında kalan bölge anlamına geldiğini öğrenmek gibi. Bu nehirlerin Fırat ve Dicle olduğunu ilk şehirlerin bu alanda kurulduğunu uzun uzadıya anlattı. Gılgameşteki Uruk şehrini, Enkido’yu, ilk kurulan yerleşim yerlerindeki şehirlerin ve insanlarının inanç ve gelenekleri konusunda uzun uzadıya anlatımlar yaptı. Nuh tufanının tarihteki yeri konusunda da aydınlatıcı aktarımlar yaptı.
Anlatımlarından birçok insanın bildiği ancak bizim vakıf olamadığımız bir tanımlamada bölgenin adıydı. Mezopotamya olarak tanımladığımız toprakların bir başka adı da SOBARTO’dur.
Sobarto topraklarının her tarafı tarih kokuyor. Uyarlık gelişim merkezi olarak bilindiği için de hem sami ırkından olanlar hem de diğer ırklardan olan insanlar köklerini buralara dayandırmaktadırlar. Medler, Huriler bu topraklarda yaşayan en eski kavimlerdendirler. Yazılı olara tespit edilen ve M.Ö 3200 yıllarından başlayarak günümüze gelen yaşam hikâyesinin eserlerini bu toprakların höyüklerinde bulmak mümkün. Ancak bu tür kazılar genelde yerel unsurlardan ziyade dışardan gelen ekipler tarafından yapıldığından genelde bu eserlerin birçoğu yurtdışındaki arkeoloji müzelerinden sergilenmektedir.
DR Farouk Ismail’in anlatımlarından çıkan sonuç bölgede var olan her tepenin altında bir tarih yattığıdır. Ancak bu tarihlere ve eserlerine ulaşmak için ciddi çalışmalar gerekmektedir. Bu çalışmalar da bir iki günlük kepçe çalışması ile yapılacak çalışmalar değil, arkeolojik yöntemlere göre yapılması gereken ve uzun zamanlar alan çalışmalar. Bu çalışmalar “sistematik ve usulüne göre yapılmayacaksa başlatılmaması daha yerinde olur” tespiti ile de kanaatini ortaya koymaktadır.
Bu kadar derin bir kültürel varlığı sahip olan Sobarto topraklarında ne zaman kan akıtılması durdurulmuşsa edebiyatın da geliştiğine tanıklık yapılmıştır. Edebiyatın Sümerlerden itibaren bu topraklarda gelişmesi Sümerlerin savaşmayı sevmeyen bir kavim olmasına bağlanıyor. Zaten savaşlar gerçekleştiğinde bir yeri istila eden güçlerin öncelikle o halkın kültürel varlıklarını ve eserlerini yok etmiş olması tesadüfî bir gelişme olmasa gerek. Bu tarihsel gerçeklik günümüzde de kendisini ortaya koymaktadır. Silahlı çatışmaların ve kargaşanın olduğu toplumlarda yazar, düşünür ve eleştirmelerin durumu gerçekten iyi değil. Çünkü çatışan güçler kendi görüşleri dışında bir görüşe sıcak bakamadıklarından ellerinde kalemlerinden başka bir şeyleri olmayan kesimleri susturmayı görevlerinin gereği olarak görmektedirler. Bu da düşünen ve yazan takımın ya susmasına ya da o yeri terk etmesine neden olmaktadır. Fikir ve Düşünce Özgürlüğünden yakınıp yerlerini terk eden insanlarımızın sayısına bakıldığında bu konuda bir barış sürecine ne kadar ihtiyacımız olduğu da ortaya çıkmaktadır.
Sobarto topraklarının eski görkemli uygarlıklarının izleri doğrultusunda yenilerini yaratmaya başlayabilmesi için bir süre barışa ihtiyacı var. Bu arada mürekkep yalanan kesimin bu kadar sessiz kalması ve bir şeyler üretmemesi de kendi eksiklikleri olarak hatırlatılmalıdır.
Next