Savaş sonucu ne olursa olsun ülkelerin ve insanların bir coğrafyada yarattıkları en büyük kayıpların başında gelir. Bundan daha beteri belki doğal afet olarak kabul görebilir ama savaş farklı olarak insanların tahribata neden olmadan da gerçekleştirebilecekleri bir uzlaşmayı sağlamamaları veya sağlayamamalarından kaynaklanana bir sonuç olduğu için daha tahripkârdır.

“Bir musibet bin nasihatten dahi iyidir” sözünü kabul eden toplumun insanları olarak ne yazık ki savaş ve tahribatları konusunda milliyetçi duygularımızı henüz öteleştirebilmiş değiliz.

İnsanı, doğayı, canlıları yok etmeyi hala meziyet gören bir anlayışın egemenliğinde yaşam sürdürüyoruz. Barışseverler hala savaş severler kadar cesur değil.

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama bu aralar her şeyle savaş halindeyiz.

Doğayla, insanla, kurumlarla, dostlarımızla, düşmanlarımızla, kurumlarımızla, partilerimizle…

Bir toplumsal paranoya yaşar hale geldik.

Türlü çıkarlar bizi insanlığımızdan uzaklaştırmaya başladı.

Oysa devlet idare edenler toplumsal paranoyalar yaratma ile görevli değillerdir. Her koşulda idarecilerin görevi yönetimlerinden sorumlu oldukları insanların refah ve mutlulukları için mücadele etmektir.

Ancak durum öyle görünmüyor. İttihat ve terakkici anlayışlar zeminlerinin sarsılmasını savaş sarsıntıları ile giderme derdindedirler.

Son günlerde sınıra askeri yığınak haberlerini daha çok okumaya başladık. Ülkenin değişik bölgelerindeki askerler ve mühimmatları sınıra yığılıyor.

Baharın gelişi ile olası bir operasyon ya da savaş habercisi hareketler bunlar.

Kimi öldürmeye gidiyorsunuz desek?

Niye yığınak yapıyorsunuz desek?

Bu yöntem sorunları çözüyor mu desek?

Mantıklı bir cevap verecek olan var mı?

" Aynı deneyi, aynı ortamda, defalarca yapıp farklı sonuçlar elde etmeyi hayal etmek, APTALLIKTIR” diyor, ALBERT EİNSTEİN.

O operasyonlar defalarca tekrarlandı. Ne oldu? Hangi sorun çözüldü. Sorunun askeri tedbirlerle sonuçlanmayacağını söyleyen bizzat askeri yetkililer değil miydi?

Askeri operasyonlardan sonra yapılan siyasi operasyonlardan destek alarak yeniden askeri operasyonlara hazırlanmak sorunu çözecek mi?

Kürt sorununun bu şekilde çözümlenemeyeceğini söyleyecek hiçbir mantıklı insan kalmadı mı? Cenaze görmeyince dayanamıyor muyuz? Çocuklarımızın cenazelerinden medet umacak kadar paranoyak bir toplum haline mi geldik.

Sayın Genel Kurmay başkanı “Bedel ödemeye hazır olmalıyız” diyor.

Ödeyelim de neyin bedelini ödüyoruz?

Kimsenin keyfi için çocuklarımızı kaybetmek zorunda mıyız?

Biz Türkiye´de yaşayan hiç kimsenin ölmesini ve öldürülmesini istemiyoruz.

Masada yanlışlıklarının bedelini ödemek istemeyenler için çocuklarımızı dağda bayırda bedel olarak ödemek istemiyoruz!

Bu ülkede değişik dönemlerde savaşlar yaşandı. Bunların en önemlilerini sıralayalım;

1-Çanakkale savaşı; Genelkurmay Başkanlığı´nın verilerine göre, Çanakkale´de 57.263 şehit, 97.874 yaralı, 11.178 kayıp, 7.084 hava değişimi, 20.297 hastalık sonucu ölüm, 14 bin hastaneye götürülen olmak üzere 207.696 ´zayiat´ vardır.

 

2- Kurtuluş savaşı; Kurtuluş savaşında 9.900 şehit ve 31 bin dolayında yaralı mevcuttur.

 

3-  Adına savaş demediğimiz ya da diyemediğimiz ve Bölgemizde yaşanan çatışmaların kaybı ise yaralısı, tutuklusu, kayıbı hariç 40.000 can.

 

Üstelik burada başka bir ülkeyle, başka devletlerin insanları ile çatışmadık, kendi kendimizle çatıştık. Ölenler bizim insanlarımız. Kaybolan bizim kaynaklarımız. Göç edenler bizler, göç ettirenler de bizler.

Şimdi yeniden operasyonlardan, çatışmalardan umut bekleyenlere bir sözümüz var. Artık yeter. Böyle bir tavır karşısında gençlerimizin cenazeleri ile karşılaşırsak sorumlusu karar vericiler olacaktır. Bu ülkenin de bu insanların da artık buna tahammülü kalmadı.