Bu sene de oruç ve bayramı geride bıraktık. Zaten istesek de istemezsek de her şey geride kalıyor. Bizim için önemli olan, geride bıraktıklarımızın nasıl geçtiğidir. Şayet tuttuğumuz oruç ve kutladığımız bayram,  Kur’an’ın atmosferinde ve İslam’ın çerçevesinde geçtiyse Allah’a şükür ederek bayramdan sonra da bunu devam ettirmeye çalışmak birinci idealımız olmalıdır. Birçok kimse ramazan ayında bazı güzel şeyleri yapmaya çalışırlar. Ancak Bayramdan sonra cezaevinden kurtulmuşçasına eski kötülüklerine devam etmeye başlarlar, Namazı bırakırlar, içki ve haram oyunlarına devam ederler, gıybet ve dedikoduya dalarlar. Bir aylık ramazan gömleğini çıkarıp her türlü rezaleti mubah sayan nefsi ve şeytani duygularının esiri durumuna düşerler.

 

      Ramazan orucu, günahların silinmesi için büyük bir fırsattır. Sevaplar diğer aylara nisbeten katlanarak yazılırlar. Bu büyük bir ticarettir. Ancak ramazandan sonra kazanılanı kaybetmemek için çok dikkatli olmak gerekir. Yoksa bir ay çalışarak aylığını alıp yakanın durumuna düşülür. Beş vakit namaz kılmak, zekât vermek, zulüm yapmamak, gıybet etmemek, laf taşımamak, kusurları örtmek ırkçılık yapmamak, çalmamak, sert ve kaba davranmamak, içki içmemek, zina yapmamak, kumar oynamamak, faiz yememek, gösteriş yapmamak, yardımsever olmak, İslam’ın önerdiği tesettüre riayet etmek, her konuda adaletli davranmak gibi emir ve yasaklar ramazanda farz olduğu gibi ramazan dışında da farzdır. Aralarında fark yoktur. Aralarındaki fark yalnız oruçtur. O ayda bunlara dikkat etmekle birlikte oruçlu olmak gerekir. Bundan başka herhangi bir fark bulunmamaktadır.

     Dolayısıyla da ramazan ayındaki tevbe bozulmamalı ve aynı ihlas üzere hayata devam edilmelidir. Tevbe bozulduğu zaman, tekrar sıfırdan başlanılır. Tıpkı bir ev yaptıktan sonra evini yıkıp tekrar yapmaya çalışanın misali gibi. Tevbe sürekli olmalıdır. Bir ay tevbe edeyim. Sonra da nefsim nasıl isterse onu yapayım. Diye bir tevbe şekli yoktur. İnsan tevbe ederken süreklilik üzere eder. Ancak nefsine mağlup olup tevbesini bozarsa, ümitsizliğe kapılmadan tekrar tevbe etmeye devam eder ve bunu tekrarlamaya çalışır. Yüz sefer bozarsa da yine tevbe etmeye devam eder. Çünkü bu Cenabı Allah’ın hoşuna gider. Zira ayette buyrulur ki: Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever" (Bakara: 222). Ancak ramazanın başında, ramazandan sonra aynı günahları işlemek üzere bayrama kadar ve yalnız bir ay müddetle tevbe ediyorum.  Diye niyetlenmek yanlış olur. Buna dikkat etmek gerekir. Bir kısım kimseler teravih namazına çok önem verirler. Ancak farz namazları ihmal ederler. Oysa teravih namazı farz değil, belki nafiledir. Hiçbir zaman nafile farzların yerini dolduramaz. Temel gıdayı yemeden mideyi otlarla doldurmaya çalışmak gibi olur.

 

    İnsan ömrü kısadır. Bir gün bu lezzet ve makamları bırakacaktır. İstese de istemese de  bırakacaktır. Bu kanunu durduracak hiçbir güç yoktur. İlahlık iddiasında bulunanlar da bırakıp gittiler. Firavun, ben yüce rabbinizim diyordu. Ancak kendini boğulmaktan kurtaramadı ve cesedi 40- 50 sene önce kızıl denizin dibinde bulundu ve İngilteredeki bir müzeye alındı. Halen orada bulunmaktadır. Bu da kur’an’ın bir mucizesidir. Çünkü ibret olsun diye cesedinin çürümeyeceği Kur’an’da ifade edilip buyrulur ki:”(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bu gün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu gerçekten ayetlerimizden gafildirler.”( Yunus: 92) Onun için makam ve rütbelere aldanmamak gerekir. Ramazan ve bayramlar vesile kılınarak ahirette makam ve rütbeleri kazanmaya çalışmak en kârlı iş olur. Çünkü Peygamber (s.a.v) buyurur ki:” Aakıllı kişi öyle birisidir ki, nefsini terbiye eder ve ölümden sonrası için hazırlık yapar.” (Tirmizi, İbni Mace)

        Dünyaya verilen önemin yarısı ahirete verilirse, hem dünyamız daha güzel olur hem de ahretimiz. Yine hadiste buyrulur ki: “Beş şey gelmeden beş şeyi ganimet bil. Hastalık gelmeden sıhhatın, Yaşlılık gelmeden gençliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktın, fakirlik gelmeden zenginliğin ve ölüm gelmeden yaşamanın kıymetini bil” ( İbni Ebi Dünya, İbni’l-Mubarek)

      Bir de bayramların gerçeğinden haberdar olmamız gerekir. Bayrama Arapçada i’d denir. İ’d, gidip gelmek ve ziyaret etmek anlamındadır.  Bir ay boyunca tutulan oruç ve diğer aylara nisbeten yapılan taatın kabulu için bayram namazına gelinir ve son olarak eller Allah’a doğru açılarak harcanan emeğin boşa gitmemesi için dualar yapılır. Cömertlik eli uzatılarak fitre ve zekât dağıtılır. Eski husumet, kin, haset ve zulümlerden pişmanlık duyularak müminlerle kucaklaşılır.

       Dolayısıyla da bayramların sosyolojik yönünü de bilmek gerekir. Çünkü bayram, müminler arasındaki kardeşlik sözleşmesinin imzalama törenidir.  Birbirlerini helal edecekler, birbirlerini af edecekler, geçmiş anlaşmazlıklara bir çizgi çekecekler. Yeryüzünde Müslüman ve gayri Müslimlere yapılan zulmün sona erdirilmesi için birbirlerine söz verecekler. İslam coğrafyasında inandıkları gibi dinlerini yaşayamayanlara ve ana dilleriyle yazıp okuyamayanlara yapılan zulmün kalkması için duacı olacaklar ve gerekli katkıyı sağlayacaklarına söz verecekler. Aç ve çaresiz kalmışlara yardım ellerini uzatacaklar. Memleketlerini emperyalistlerin sömürmesinden kurtarmaya söz verecekler. İşte bayram böyle kutlanır.