Doğar doğmaz at sırtında dünyanın dört bucağına fırtına gibi esmişken ve ardından doğar doğmaz çıplak halimizle rütbeli veya rütbesiz asker olmuşken (Her Türk Asker Doğar!) birden vatandaşın biri kurnazca ortaya çıkıp; Aha… “Ben doğarken bebek doğdum” diyerekten bir çuval inciri berbat etti(!) ve başımıza bu vicdani ret meselesini musallat etti.

Hal böyle olunca da bizlerde aslanlar gibi askerlik görevini yerine getirenler olarak durup duruma bakma ihtiyacı hissettik. Bizim “başka çaresi yok” diye bildiğimiz askerlik meselesine karşı çıkanlar da varmış öğrenmiş olduk.
Önce vikipedi amcanın bilgilerine baktık kısaca şöyle diyordu;
“Vicdanî ret (VR), bir bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir. Vicdani retçiler kendilerini antimilitarist ya da pasifist olarak tanımlayabilmektedirler.
En çok karşılaşılan ret sebepleri şunlardır:
·         Düşman olsa bile insan öldürmeyi ahlaki bulmamak,
·         Hiyerarşik ve statüsel yapılandırmalarda yer almayı ahlâki bulmamak,
·         Güncel sorunlardan dolayı o ülkenin silahlı birliğinde bulunmayı ideolojik ve dini inanca aykırı bulmak.
Bu hakkın uygulanması ülkelere göre farklılık gösterebilmektedir. Bazı ülkeler zorunlu askerliğe alternatif olarak vicdani retçilere kamu hizmetinde bulunma olanağı sunarlar. Birey kamu hizmetini de redderse buna "total ret" denir.
Vicdani ret düşüncesi geniş anlamda ilk olarak 19. yüzyılda ortaya atılmış, 20. yüzyılın başlarında I. ve II. Dünya Savaşları sırasında taraftar bulmuştur. Vicdani ret hakkı, günümüzde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu tarafından temel insani hak olarak kabul edilmiştir.
Vicdanî reddin geçmişi ilk devletlerin kuruluşuna kadar eskiye uzansa da, resmileşmesi göre yirminci yüzyılın başlarına denk gelmektedir. Örneğin, İngiltere 18. yüzyılda Quaker inancına sahip olanları zorunlu askere alınmadan muaf tutmuş ve 1916'da da vicdanî reddi anayasasına dahil etmiştir. İngiltere'yi 1917'de Danimarka1920'de de İsveç izlemiştir. Ayrıca pek çok ülke 17 ve 18. yüzyıllardan itibaren askerliği zorunluluk değil, gönüllülük esasına dayalı uyguladığı için etkin olarak vicdani ret diye bir tanımlamaya gerek duymamıştır. Etkin olmasa da yasal olan bu durumun değişmesine I. Dünya Savaşı ile zorunlu askerlik uygulamasının yeniden getirilmeye çalışılması sebep olmuştur.”
Doğal olarak bunları okuyunca Allah Allah diyemeden de edemedik doğrusu.Ancak bize bu yazıyı yazdıran mesele bunlar değildi. Bizi alakadar eden vicdani Retçilerin geçen hafta kurdukları dernekleri oldu. Kadın erkek ayırımı yapmadan bir dernek kurarak bireysel sürdürdükleri çabalarını kurumsallaştırdılar.
Şu andaki durum Avrupa Birliği üyesi ülkelerin tamamında bu hakkın tanınmış olduğudur. Ülkemiz bu sorunu çözmüş değil.
Ne yapılmalı?
Vicdani Ret taraftarı olan yurttaşlarımız elbette bildikleri gibi mücadelelerini sürdüreceklerdir. Ancak bu mesele kök budak salmadan atılması gereken adımların olduğu da açıktır.
Ülkemizde zorunlu askerlik koşullarının halen ilk günlerdeki gibi gerekliliğine ihtiyacın var olup olmadığının yönetim tarafından gözden geçirilmesi gerekmektedir. Askerliğin zorunlu olduğu dönemlerde her yerde savaş, ülkede işgal, yanlardan saldırılar vardı. Memleket tar u mar edilmiş, parçalanmış, aç, eğitimsiz ve kimsesiz bırakılmıştı. Ancak o köprünün altından çooook sular aktı. Artık 8 yıllık zorunlu eğitimimiz aksaksız yürüyor. Artık neredeyse her il de bir üniversitemiz var. Artık bölgedeki en güçlü ülkelerden birisiyiz. Bırakın asker sayısını orduda bulunan subay sayısı bile birçok ülkenin ordusundan daha güçlü ve sayı olarak daha fazla. Yani ordu artık bir eğitim yuvası olarak görülmek zorunda değil. Zaten şu anda uygulanmakta olan modelin verimliliği de enine boyuna değerlendirilmeye muhtaç bir konumda görünüyor. Bütün bunlar ve detaylarına inme gereği duymadığımız nedenlerden dolayı ülkemizde vicdani Ret meselesinin değerlendirilmesi ve askerlik sisteminin elden geçirilmesi gerektiğine inanıyoruz.
Bu hak düşünce, inanç ve fikir Özgürlüğü kapsamında değerlendirildiğine ve  Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği tarafından kabul edilmiş bir hak olarak görüldüğüne ve bizim de bu alana girme mücadelemiz olduğuna göre bu durumun düzeltilmesi gerekiyor.
Bazı siyasal partilerin bu durumu parti programlarına almaları da bu sorunun çözülmesi gerektiği konusunda artık bir fikir vermektedir.