Başbakan Yardımcısı Sayın Beşir Atalay Batmanda katıldığı bir iftar yemeğinde yaptığı açıklamada ;“Kürt kökenli vatandaşların temsilcisiyiz” belirlemesinde bulundu. Bunu yaparken de siyaseten bölgede tek rakipleri olan BDP’ ye yüklenip Parti olamadıklarını ve etnik particilik yaptıklarını söylemiş.
BDP’ ye yaptığı eleştiri bölümünü bir kenara atıp işin siyasetine bırakalım ama diğer belirleme bizce çok önemli.
Birincisi bir ülkeyi yöneten hükümetin bütün ülke vatandaşların temsilcisi olduğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Çünkü hükümet aynı zamanda ülkeyi yönetiyor ve ben şu bölümü yönetmiyorum algısı ile hareket edemez.
Ancak sorun o değil. Sorun Türkiye’de “Kürtlerin” haklarının alınması ve savunulması konusunda kimin muhatap olduğudur. Bu konuda anlaşmazlık içerisinde olan iki parti var. Birincisi Barış ve Demokrasi partisi. Bu parti Kürtlerin varlıklarının tanınmaması ve bu yanlışlık karşısında direnme sonucunda partilerinden atılan insanların kurdukları ve 1990’dan beri belirlenin çizgide hareket eden bir parti. Bu özelliği nedeniyle ve ülkedeki çatışmalar sebebiyle parti Türkiye genelinde Kürt olmayan yurttaşların yeterli desteğini alamamaktadır. Buna karşın Bölgede ve Kürt yurttaşların yoğunlukta olduğu alanlarda varlığını ortaya koyabilen her şeye rağmen ülke genelinde %6 oranında oy toplayabilen bir parti.
İkinci parti ise bölgede diğer siyasal partilerin erimesi sonucunda BDP’ye oy vermeyen kesimlerin dışındaki bütün oyları bünyesinde toplayan AKP’dir. Adalet ve Kalkınma partisi tek parti iktidarının getirdiği istikrarlı yürütme, Türkiye sorunlarını çözebileceğine ilişkin barındırılan umutlar, yapısı nedeniyle sistemle olan uyuşmazlığı ve sistemi dönüştürebilme ihtimaline duyulan inanç nedeniyle Kürtlerin destekledikleri bir parti. Bu destek en son anayasa değişikliği referandumunda “Yetmez ama evet” anlayışı ile verilen destekten de açıkça ortaya çıkmıştır.
Bu belirlemeler çerçevesinde Sayın Atalayın değerlendirmesine baktığımızda olayın boyutlarının değiştiğini de vurgulamak gerekir. Bir kere AKP içinde bulunan seçilmişler daha Kürt olduklarını bile söyleyememektedirler. Ancak Kürtleri temsil etmek için kürt olmak da gerekmiyor. Bir etnik kökenden olmasanız da o etnik kökeni pek ala temsil edebilirsiniz. Eğer iddia edildiği AKP Kürtleri temsil eden siyasal parti ise Kürtlerin sorunlarının çözümü gerekmez mi? Kürt sorunu yoktur derseniz yok olur anlayışı sanırım başka bir partiye ait değil. üstelik CHP bile sorunun çözümü için AKP’nin kapısına gitmişken olayın boyutlarının bu seviyeye gelmesine neden olan nedir?
Andımızın hala okul önünde okutulduğu
Anadilin kullanımının yasal güvenceye bağlanmadığı
Yapılan isim değişikliklerinin hala yürürlükte olduğu
Kürt varlığının yasal olarak kabul edilmediği
Anayasal vatandaşlığın bile kabul edilmediği
Ülkemizde, Kürtlerin temsilcisi olan iktidarın ne işle uğraştığını da veya nasıl temsil ettiğini de sormak gerekmez mi? Adalet ve Kalkınma Partisi kendini diğer siyasi partilere benzeterek veya orantılayarak tanımlayamaz çünkü diğer siyasal partilerden farklı olduğu iddiası nedeniyle üç dönemdir iktidarda. İkincisi eğer bir siyasal parti bir temsilliye sahibi oluyorsa temsil ettiği kesimin sorunlarını nasıl çözeceğine yönelik olarak o kesime bir takım açıklamalar ve yol haritası göstermek durumunda.
Kaldı ki Kürtleri kimin temsil ettiği kararını en iyi verecek olanın Kürtler olması gerekiyor. Bunun için de özgür koşullar yaratılarak nasıl ve kimler tarafından temsil edildiklerini belirlemeleri için koşulları oluşturmak gerekir. Bu ülkede nelerin yapıldığını bizzat Sayın Atalay söylüyor. Diyor ki;“Ana dil hiç yasaklanır mı? Ana dil, azizdir. İnsanlar bir dönemler ana dilini konuşamaz hale gelmişti. Devlet artık ana dili ‘ben öğreteceğim’ diyor. Bu kural tüm ana diller için geçerli. Ana dilde şarkıların gizli gizli çalındığı bir ülkede şimdi ekranlarda her şarkı söyleniyor. Cezaevlerinde ana dilde konuşulmazdı. Böyle bir yasakçı anlayış olabilir mi? Anne ana diliyle çocuğuyla konuşamaz durumdaydı. İşte bu yasakçı anlayışı ortadan kaldırmak da bizim görevimizdi. Bu yanlış politikalar devletin vatandaşa karşı güvenini kaybetmiş. Vatandaşın devlete güveni kalmamıştı. Devletin gücü vatandaştır. Bizim yaptığımız normalleşmedir. Bir dönemler Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri Türkiye’den giden işkence dosyalarıyla dolup taşımıştı. Şimdilerde belki tek-tük dosya vardır. Fakat eskisi gibi işkence yoktur, sıfır toleransa düşmüştür. Karakollar artık eskisi gibi değildir. İnsana insanca davranılıyor. Biz insana değer veren politikaları sürdürmeye devam edeceğiz. Birileri kardeşlikten vazgeçirmeye çalışıyor. Özgürlükler bütün ülke için geçerli. Özellikle belli dönemlerde örgütün sebep olduğu nedenlerden buradaki insanlar hep acı çekmiştir.”
 O acılar hala neden çekiliyor diye sormak lazım. Şiddet elbette tasvip edilemez. Ama silahların konuştuğu bir ortamda aydınların konuşamadıklarını da binlerce kez yazdık. Hükümet aydınlardan yardım istiyorsa önce kendisi onları dinlemeli.