AK Partinin iktidara gelip yönünü Avrupa’ya çevirmesiyle birlikte Kürt sorunun çözülmesi hususunda Kürt toplumun büyük bir kısmı bir beklenti içine girdiler. Çünkü senelerdir bu sorun gündemde yerini korumakta, Türk ve Kürt gençleri yaşamlarını yitirmektedirler. Dolayısıyla da “denize düşen yılana sarılır “ misali gibi Kürtlerin büyük çoğunluğu barışla yatıp kalktılar. Süleyman Demirel, Diyarbakır’daki bir konuşmasında ”artık Kürt realitesini tanıyoruz” dedi. Mesut Yılmaz da Başbakan iken “Avrupa’nın yolu Diyarbakır’dan geçer” dedi. Ancak pratikte herhangi bir adım atılamadı.
        Ak Parti ise Orduya karşı kendini koruyabilmesi için Avrupa topluluğu arasında yer almak için bazı adımlar atmaya başladı. Bu adımlar arasında Kürt varlığının artık kabul edilmesi de gerekiyordu. Çünkü Avrupalılara göre bu olmadan demokraside eksiklik kalır. Tayyip Erdoğan da, Avrupa nezdinde Erbakan döneminden beri İslamcılıkla itham edilen damgayı sildirmek için ve Erbakan durumuna düşmemek için diğer hükümetlere nisbeten daha fazla Avrupa kapılarını aralamaya başladı ve bunu isbat etmek için medeniyetler ittifakının kurucuları arasında yer aldı. Belki de bu ittifakın öncülüğünü de yaptı. 
       4.Eylül 2009 tarihinde “Dini açıdan kürt açılımı” başlığı altında bir yazı yazdıydım. Orada da ifade ettiğim gibi Kürt açılımı ancak ciddi tedbirlerle gerçekleşebilir. Oyalayıcı sözlerle demagoji yapmanın kimseye faydası olmaz. Başta Başbakan olmak üzere AKP li Hükümet yetkilileri mevcut kanunlarda değişikliğe gidilmeden Kürt sorununu çözeceğiz dediler. Oysa Anayasa ve mevcut kanunlarda değişiklik yapmadan Kürtlerin varlığı nasıl teminat altına alınabilir? AKP. nin ortaya koyduğu açılımın kapsamının ne olduğu henüz bilinmiş değildir. Başbakan Teyyip Erdoğan’ın “tek millet “ felsefesiyle bu sorun nasıl çözülür? Tek millet dayatması devam ettikçe misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan herkes türktür efsanesi de devam edecektir. Bu devam ettikçe de insanın yaratılış gaye ve onuruna gölge düşürülecektir. Çünkü Rum/22 ve Hucurat/13 ayetlerinde ifade edildiği gibi insanlar değişik kabile, famile, renk ve ırklar şeklinde yaratılmışlardır. Hiçbir insan, kendi isteğiyle ırk ve rengini seçme imkânına sahip değildir. Bunlar herkes tarafından bilinen gerçeklerdir.
        Bu topraklarda Türklerden önce Kürtlerin yaşadıkları, kurtuluş savaşlarının her cephesinde, Çanakkale’de, Malazgirt, Kore ve Kıbrıs’ta Kürtlerin de Türklerle omuz omuza savaştıkları da yine herkes tarafından bilinmektedir. Bunlar göz önünde bulundurularak olaya objektif ve gerçekçi bir anlayışla yaklaşılırsa mutlaka kanlar duracak ve birlikte yaşanılacaktır. Allah’a, Ahiret’e ve ölümden sonraki sorgulamaya inanan herkesin Kur’an-ı hakem kabul etmesi imanın gereğidir. Haklı ve haksızı Kur’an belirler. ABD veya birleşmiş Milletler hukukuna göre bir insan haklı olabilir. Ancak bu hukuka göre insan öldürmesi onu katillikten, zalimlikten ve Cehennem’lik olmaktan kurtaramaz. Çünkü bunlardan kurtulabilmesi için Cenab-ı Allah’ın koyduğu hukuka göre haklı olması şarttır. ABD Afganistan, Pakistan, Irak ve diğer yerlerde insan öldürürken Birleşmiş Milletler hukukuna dayandırarak öldürmektedir. Peki bu gerekçe onu Allah’ın uhrevi azabından kurtaracak mı? 1924 Anayasa hukukuyla Kürtlerin varlık hakları ellerinden alınıp o tarihten bu yana bu hukuka göre yüzbinlerce dindarı ve Kürdü öldüren, Öldürmeye çalışan, silah ve teknoloji imkanını sağlayan hükümet yetkilileri acaba Allah’ın Uhrevi azabından kurtulacaklar mı? Çünkü Cenab-ı Allah buyurur ki:
    “Ey müminler, Allah'a itaat ediniz; Peygambere ve sizden (Mümin) olan devlet yetkililerine de itaat ediniz. Eğer gerçekten Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüzde o meselenin çözümünü Allah'a ve Peygamber'e götürün. Bu hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. Nisa/59)
     Denilebilir ki: sen hayallerden mi bahsediyorsun. Savaşan tarafların hiç birisi de buna inanmamaktadır. İnancımızın gereği olarak biz bunları anlatacağız. Çözümün burada olduğunu söyleyeceğiz. Çünkü inkâr ve imha üzere kurulan batı hukukuna dayalı ırkçı anlayışlar ve uygulamalar fayda vermedi ve vermez. Irkçılık üzerine kurulan hukuk, birleştirme yerine bölücülük doğurur. İşte 29 Kürt başkaldırının altında yatan neden budur.
       Bir kardeş diğer kardeşini mirastan mahrum ederse, aralarında kavga ve huzursuzluk çıkar. Eşit bir şekilde hisseleri dağıtılırsa, aralarında muhabbet ve sevgi doğar, Dış düşmana karşı beraber savaşırlar, hak ve refahlarını daha ileriye taşırlar. Resulullah buyurur ki: “Biriniz, Nefsi için istediğini kardeşi için istemedikçe mümin olamaz.” (Buhari) Onun için herkes ve bilhassa uhrevi sorumluluğa inanan Türkler, şayet bu hadisin mesajını iyi okuyup pratiğe geçirseler, Kürt sorunu biter. Eğer bir Türk, Okulunda, Üniversitesinde, camisinde ve yaşamının bütün merhalelerinde kendisine verilen ırksel hakları, Kürt kardeşlerine verilmesini savunursa, Bulgaristan, Yunanistan ve dünyanın diğer yörelerdeki Türkler için istediği hakların Kürtlere de verilmesini engellemezse, bu hakları gasp eden cuntacılara karşı dik durursa, neden Kürt ve Türkler arasında kardeşlik sağlanmasın!
      Dolayısıyla da Herkesin hamasi ve ırkçı söylemlerden vaz geçmesi gerekir. PKK teröristtir, Kürtleri temsil etmez, tek bir silahlı PKK li kalmayıncaya kadar savaşa devam edilecek gibi ırkçı ve geleneksel nutuklardan vaz geçilmesi herkesin yararınadır. İki halkın yararı ne ise onlar konuşulmalıdır. Barış kimin vasıtasıyla olacaksa onlarla konuşulup oturmanın ne sakıncası vardır? Herkes askeri güçlerle bu işin üstesinden gelinemeyeceği konusunda ittifak halindedir. Geride siyasi görüşmeler ve buna dayalı olarak gasp edilen hakların verilmesi gelir. Hükümetin efendim muhatap bulamıyoruz iddiaları da inandırıcı değildir. Çünkü gasp edilen hakların verilmesi için muhataba gerek yoktur. Haklar verildikten sonra PKK neyin mücadelesini yapacak? Bir kısım yazar ve siyasiler utanmadan olayın ekonomik bir sorun olduğunu söylemektedirler. Bu gibi mesajların ciddiyetle bir alakası yoktur. Çünkü ekonomik sorunlar her yerde mevcuttur. Kadı Muhammed, Şeyh Said ekonomik sorunlar için mi asıldılar? 29 başkaldırı bunun için mi yapıldı? Bu beyanlar olayın çözülmesi önüne konulan takozlardır ve çözümü sabote etmektir.
     AKP döneminde bazı adımlar atıldı. TR Şeşin Kürtçe yayın yapması, Mardin Üniversitesinde Kürt Dili ve Edebiyat bölümün açılması gibi adımların atılması önemli gelişmelerdir. Ancak bunlar mevzuatta değişiklik yapılmakla teyit edilmedi. Çünkü bazı yerlerde Kürtçe konuşmalarından dolayı bazı kimseler hakkında halen soruşturmalar yapılabilmektedir. Ayrıca erginlik çağına ulaşmamış çocukların cezaevlerine konulması, BDP.li siyasilerin tutuklanması ve partilerinin kapatılması açılıma olan güveni sarstı. Abdullah Öcalan’ın 1 Haziran 2010 itibarıyla sorumluluktan çekildiğini ilan etmesi olayların tırmanışa geçmesine sebebiyet verdi Ve her gün televizyon ekranlarında hava raporları gibi karakol saldırılarını, cenaze feryatlarını, görkemli cenaze merasimlerini ve topyekün savaş kışkırtıcılık naralarını seyreder hale geldik. Cenaze merasimlerinde Şehitlik mertebesi de alabildiğine istismar edilmektedir. Şehitlik Kur’ani ve Şer’i bir terimdir. Kur’an hükümlerinin gericilikle nitelendirildiği bir hukuk anlayışına göre ölen insanları şehitlikle nitelendirmek dini istismar etmekten başka bir şey değildir. Bu istismara son vermek herkesin yararınadır.
     BDP. nin de tek muhatap Öcalan’ı göstermesi bazı adımların atılmasını engellemektedir. Kürt sorunu Osmanlı dönemine kadar gider. Kürtler diğer kavimlere verilen hakların kendilerine de verilmesi için asırlardır mücadele verip katliamlara tabi tuttukları bir gerçektir. Birinci dünya savaşından sonra Kürt özgürlük mücadelesinde; İran’da Kadı Muhammed, Irakta Molla Mustafa Barzani ve Türkiye’de Abdullah Öcalan’ın adı ön plana çıktı. Abdullah Öcalan Müebbetlikle cezaevinde yatmaktadır. Her örgüt kendi liderinin serbest kalması için uğraşması normal hakkıdır. Ancak asırlardan beri devam ede gelen bir davayı tutuklu bulunan bir liderin insiyatifine bırakmak da akıllı bir iş olduğuna kani değilim. Çünkü insanlar büyük davaları kendi hürriyetlerine feda edebilirler, baskı altında olduğu için konuları objektif bir şekilde konuşmayabilirler. Abdullah Öcalan ilk yakalandığında mahkemede Kürtleri tatmin edici ve cesaret verici bir savunma yapmadığı da bilinen bir gerçektir. Onun için “maksat bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir” atasözünde olduğu gibi, Kürtler için önemli olan hakların verilmesidir. Muhatap kim olursa olsun önemli olmaması gerekir. Bir daha bu ortam oluşmaya bilir. Fırsatları değerlendirmek lazımdır. Böyle büyük bir davayı bir kişiye bağlamamak Kürtlerin yararına olacağı kanaatindeyim. Allah’a emanet olun!