Bugün 25 Kasım.
Kadınlar alanlara çıkarak kendilerine şiddet uygulanmaması için hak arayışındalar. “Kadına yönelik şiddete karşı uluslar arası dayanışma ve mücadele günü” etkinlikleri kapsamında şiddete maruz kalmamak için seslerini duyurmaya çabalayacaklar.
Kime veya kimlere karşı?
Tabi ki biz erkeklere, babalara, ağabeylerine, patronlarına ve devletlerine karşı seslerini duyurmaya çabalayacaklar ve bizlere şiddet uygulamayın diyecekler.
Her zaman olduğu gibi kim çevrelerin işine gelmediği için geleneksel tavırlarını sergileyeceklerini beklemek hayal olmayacaktır.
Ülkemiz nüfusunun yarısı kadın.
Ve ülke nüfusunu yarısından fazlası yoksul.
Ülkede ekonomik, siyasal, sosyal ve hukuksal eksiklik ve yanlışlıkların acısını çekenlerin çoğu ise kadınlardır.
Evde, işyerinde, sokakta, tarlada şiddete maruz kalanların çoğunun kadın olması bu işin tesadüfî olmaktan çıkıp bir sistem haline geldiğini göstermektedir.
O halde yapılması gereken bu konuya yönelik acil düzenlemelerin yapılmasıdır.
Kadına yönelik şiddetin en fazla olduğu alının aile içi şiddet olduğunu belirtmek gerekmektedir. İstatistikî çalışmalar her eğitim ve sosyal katman grubunda aile içi şiddetin varlığını göstermektedir.
Bu olguya sadece erkek egemen anlayış tanımlaması ile bakarak geçemeyiz. Yasalarda şiddeti yasaklan maddeler bulundurarak da sorunu üstesinden gelemeyiz.
Bize göre yapılması gereken şey bir anlayış değişikliğidir. Toplumun temel taşı olan aileden başlayarak şiddeti dışlayan, eşit bakış açısını aşılayan ve herkesin konumuna ve gücüne göre görev üstlendiği bir anlayışı eğitimle sağlamalı ve bunu yasal uygulamalarla destekleyen bir toplumsal yapıyı ön plana çıkarmalıyız.
“Aile içi sorundur” diyerek ötelediğimiz sorunlar nedeniyle onbinlerce kadın şiddete maruz kalmaktadır.
Toplumsal baskılar veya sokak baskıları nedeniyle şiddet gördüğü halde kadınlar seslerini çıkaramamakta ailelerinde veya şiddet gördükleri ortamdan ayrılamamaktadır. Kadının beli bir saatten sonra dışarı çıkması bile toplumsal hafızada neredeyse tecavüzü meşrulaştıran bir hareket haline gelmektedir.
Zorla evlendirmeler ve töre cinayetleri nedeniyle yüzlerce kadın hayatından olmaktadır.
Bu sorunun çözümü için birinci derecede görev üstlenmesi gereken yapı devlettir. Bu değişimi gerçekleştirmek için adım atması gereken ve düzenleme yapması gereken yapı da devlettir.
Anaya ve yasalarda kadına pozitif ayrımcılık ile ilgili yapılan yasal düzenlemelerin yerinde olduğunu belirtmek gerekmektedir. Ancak sadece yasalara maddeler koyarak bunu gerçekleştirmenin mümkün olmadığı daha geçenlerde Şanlıurfa’da yapılan kadın yürüyüşüne uygulanan şiddetten anlamak mümkündür.
Kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlalidir. İnsan hakları evrensel bildirgesinde ve çocuk hakları ve kadınlara yönelik her türlü ayırımcılığın önlenmesi sözleşmelerine taraf olmuş olan devletin bu konuda acil adımlar atmasında fayda bulunmaktadır.
Son yıllarda meydana gelen kısmı bir anlayış değişikliğine rağmen siyasal, sosyal ve çalışma yaşamında kadınlara yeterli olanakların sağlanmadığını gözlemlemekteyiz. Pozitif ayırımcılık çalışmaları kapsamında yaşamın bütün alanlarında kadınlara yer açılmalıdır.
Bu konuda hatırlatılması gereken önemli bir konu da kadınların yaşama bakış tarzlarıdır. Toplumsal yapı içerisinde hak ettiği yeri alması için kadının da haklarına sahip olmak için çaba içerisinde olması gerekmektedir.
Hakların verilmesinden ziyade hakların alınması için çabalanmalı ve kazanımların kaybedilmemesi için sürekli bir mücadele içerisinde bulunulmalıdır. Bu anlayış erkeği düşman gören bir anlayış değil hayatı eşitlik ve sevgi temelinde paylaşmaya açık olan bir anlayış olmalıdır.
Bu anlayışla 25 Kasım Kadına yönelik şiddete karşı uluslar arası dayanışma ve mücadele gününün kadınlarımızın bundan sonraki yaşamının daha güzel geçmesi için ön açıcı olmasını diliyorum.
Next