Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santrali Projesi (Ilısu Projesi), 1954 yılında Devlet su işleri tarafından başlatılmıştır. Dicle nehri´nin toprak ve su kaynaklarının geliştirilmesine ilişkin bir çalışma olarak hedeflendiği açıklanmıştır. Ilısu Barajı; Suriye sınırına yaklaşık 45 kilometre mesafede, Dicle Nehri üzerinde inşa edilecek olup, tamamlandığında 1 200 MW kurulu güç ile yılda ortalama 3 833 GWh enerji üretecektir. Tesis işletmeye alındığında; gövde hacmi açısından Türkiye´nin 2. kurulu güç bakımından da 4. büyük barajı olacaktır.
Olaya sadece su kaynaklarının değerlendirilmesi açısından bakarsanız olumlu bir çalışma olarak görülebilir. Her ülkenin kendi kaynak potansiyelini kullanarak üretime yöneltmesi doğal olarak karşılanır. Baraj yapıldığında hem su kaynaklarımız değerlendirilmiş olacak hemde yapılacak sulama kanalları sayesinde tarım alanları sulanacak hemde elektrik enerjisi elde edilecek.
Durum böyle olunca da doğal olarak baraja karşı olanların “terörist” yakıştırması yemeleri de doğal sayılır!
Ancak kazın ayağı öyle değil.
Her ne kadar başta belirtilen amaçlarla bu projenin yapıldığı Devlet Su işleri tarafından açıklanmış ise de Ilısu Hidroelektrik santralinin yapılış amacı ekonomik değil politik bir stratejinin ürünüdür.
Çünkü baraj yapımı meselesi hükümetler üstü bir politika olup devlet politikası olarak yürütülmektedir.
Yakın tarihimizi takip edenler bilirler daha 1950´lere kadar nerelere karayolu ağının götürüleceğine Genel Kurmay başkanlığından alınan görüşle karar verilebiliniyordu. Baraj planlamasının da o tarihlere dayanması tesadüfî değil.
Bölgeye ekonomik yatırım yapılacağına, çıkarılan petrolün işlenmesi ile bölge kalkındırılacağına sular altında bırakılması planlanıyor?
Ilısu sadece bir baraj projesi değil. Dünyanın kabul ettiği ve korunması gereken bir bölge olan Dicle vadisi ve On bin yıllık tarihin şahidi Hasankeyf sular altına gömülmek isteniyor.
Tıpkı Samsat gibi,
Halfeti gibi,
Zeugma gibi,
Munzur gibi.
Tarihin bekçiliğini yapan yerleşim yerleri sular altında saklanmak isteniyor.
Ilısu Barajı ile elde edilecek olan elektrik enerjisi enerji nakil hatlarının yenilenmesi ile elde edilebilir.
Ne tarih yok olur,
Ne doğanın dengesi bozulur,
Ne insanlar yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalır,
Ne yirminin üzerinde canlı türü yok olma tehlikesi geçirir,
Ne vatandaşlar mağdur olur.
Batman küçük Millet Meclisinin Mart ayı toplantısının yerel gündem konusu da Hasankeyf ve Ilısu barajı meselesiydi.
Serbest Muhasebeciler ve Mali müşavirler odasının salonunda yapılan toplantıda konu detayları ile katılımcılar tarafından işlendi.
Toplantıda ortaya çıkan genel kanı; Ilısu Barajını iç dinamiklerden ziyade dış dinamiklerin de hesaplanması ile alakalı bir proje olduğuydu. Çünkü Ilısu Barajı ile Güneyimizde buluna Irak ve Suriye gibi ülkelerin su ile tehdit edilmesi çok da zor olmayacaktır.
Önümüzdeki yüzyıllarda savaşların artık petrol yüzünden değil de su yüzünden çıkabilecek olmasının düşünülmesi bu hesaplardaki inceliği de göstermektedir.
Toplantıda işlenen ve genel kabul gören bir diğer düşünce ise son zamanlarda yapılan barajların konumları da düşünüldüğünde kültürel, tarihsel mirasın asimilasyonunun düşünüldüğü gerçeğiydi. Katılımcıların çoğu Hasankeyfin sular altında bırakılmasındaki asıl amaçlardan birisinin de nice uygarlıklara beşiklik etmiş bu yerleşim yerinin sular altına atılması ile doğanın ekolojik dengesinin bozulmasının yanı sıra bölgenin tarihi ve kültürel mirasının da yok edilmek istendiğiydi.
Sonuç olarak ortaya çıkan gerçekler değerlendirildiğinde ve bugüne kadar Hasankeyfi sular altında bırakacak olan Ilısu Baraj yapımına destek veren ülkelerin geri çekilmesine rağmen hükümetin proje üzerinde ısrarla durması projenin ekonomik olmasından ziyade politik bir proje olduğuydu.
Ulusal ve uluslar arası yasaların koruması altında olan bir alanın yok edilmeye çalışılması başka türlü izah da edilemez.
Görünen odur ki Batmanda, ne STK´lardan doğru ne de halktan doğru kimse çıkıp Hasankeyfin sular altında bırakılmasına razı olduğunu söylememektedir.
Doğanın kendi dengesine bırakılarak, tarihi ve kültürel mirası koruyarak kaynakların değerlendirilmesinin hem vicdani bir rahatlık sağlayacağını hemde daha sağlam bir destek bulacağını düşünmekteyiz.
Next