Türkiye Cezaevlerinde 12 Eylül 2012 tarihinden beri açlık grevine başlayan ve daha sonraki katılımlarla sayıları 680’in üzerine çıkan, katılımcıları tarafından süresiz ve dönüşümsüz greve çevrilen Açlık grevleri ölüm sınırı olarak kabul edilen noktaya gelmiş bulunmaktadır.
Bugün açlık grevinde 58. Gün.
Bu alanda bu tür eylemler gerçekleştiren eylemcilerin bu sürelerden sonra artık hayatı fonksiyonlarını yavaş yavaş yitirmeye başladıkları ve ölme doğru gittikleri biliniyor. Cezaevlerinde açlık grevleri konusunda en etkili eylemleri yapanların İRA mensubu kişiler olduklarını biliyoruz. Siyasi mahpusluk kavramının kabul edilmesi ve buna göre düzenlemeler yapmalarının kabulü de İRA militanlarının yaptıkları açlık grevlerinden sonra on militanın yaşamını yitirmesinden sonraki evrede gerçekleşmiş.
Mahpusların ya da tutuklu veya hükümlülerin bedenlerini ölüme terk ederek taleplerinin gerçekleştirmelerini istemelerini hissiyat, mantık ve vicdan çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir. Aksi halde ne durumu anlamak ne de duruma bir çözüm bulmak mümkün olabilir.
Bu ülkede açlık grevinde bulunan mahpuslar için “Bırakın gebersinler”  diyenlerin varlıklarını da gazetelerde çıkan haberlerden okuyabiliyoruz maalesef. Bu yaklaşım bu anlayışta olan insanların zaten aldıkları oy oranı ile toplumun katmanları tarafından kabul görmediğini belirtmek gerekir ancak buna rağmen böylesi bir gerçekliliğin varlığı da ortadadır.
Öte yandan ortaya konulan taleplerin tamamının ve eylem süreci içerisinde gerçekleştirmenin zorluklarını da hesaba katmak gerekir.
Karşı olanlar, destekleyenler, karar vermek zorunda kalanlar ve eylemde olanlarla birlikte 58 gündür cezaevlerindeki süresiz dönüşümsüz açlık grevlerini tartışıyoruz.
Kabul etmek gerekir ki bu açlık grevleri hem katılımcıların sayısı açsından hem verilen destek açısından Türkiye’deki en büyük cezaevi eylemlerinden birisidir. Hatta diyebiliriz ki en büyüğüdür.
Bu açlık grevlerinin bu kadar etkili bir kamuoyu ve destek görmesinin değişik nedenleri bulunmaktadır. Bu nedenle olayı hissiyat- mantık ve vicdan çerçevesinde değerlendirmenin daha sağlıklı sonuçlar doğuracağına inanmaktayız.
Birincisi Ülkede son dönemde yapılan tutuklamaların ve yargılamaların süresinin uzunluğu, siyasi olmaları ve bir baskı unsuru olarak kullanılması kamuoyu tarafından benimsenmemektedir. İkincisi cezaevindeki açlık grevine girenlerin ortaya koydukları talepler hem insanı açıdan hem yasal ve mantıksal açılardan ulusal ve uluslar arası arenada kabul gören talepler olarak görülmektedir. Üçüncüsü eylemcilerin tamamının Kürt siyasal hareketi içresinden gelen ya da bu hareketle ilişkili olarak içeride bulunduklarından dolayı ve geniş katmaları etkilediklerinden dolayı destek bulmaktadır. Farklı nedenleri sıralayarak listeyi uzatmak mümkün ancak sanırım anlatmaya çalıştığımız konu için bu gerekçeler yeterli.
NE YAPILMALI?
Eylemde bulunanların sağlıklarının ve yaşamlarını korunması birinci öncelik olarak değerlendirilmelidir.
Konu değerlendirilirken hissiyatı bir kenara bırakıp mantık ve vicdan çerçevesinde olayı değerlendirmenin ülkeye yarar getireceğine inanmaktayız.
Her eylem yapıldığında talepler karşılanırsa eylemlerin ardı arkası kesilmez gerçekliliğinin elbette farkındayız ancak bu kez durumun farklı olduğunu bilmek ve görmek gerekiyor. Hem talepler evrensel hukuk ilkelerine aykırılık teşkil etmiyor hem de taleplerin gerçekleştirilmesi durumunda ülkede bir barış zemininin oluşmasına katkı sunulabileceği gibi iyi niyetin faydalarını da görmek mümkün olacaktır.
Türkiye bu sorununu eninde sonunda çözmek durumunda. Bunu ne kadar az kayıpla gerçekleştirirsek o kadar karlı durumda olacağız. Bu nedenle tarafların anlaşmalarından daha doğal bir şey olamaz. Uygulamadaki hukuk dışı uygulamaların imralıda kaldırılması ve anadil serbestiyeti gibi kabul gören bir konuda olumlu karar alınması durumunda bu eylemlerin kayıpsız bitmesi mümkün olabilir.
İktidar hissiyatını bir kenara bırakıp mantığını devreye sokmalı ve vicdanı ile bir karar vermelidir. Çözüme giden yol bu gerçekliliği dayatıyor çünkü.