Noktasına virgülüne dokunmadan bu gün sizinle sevgili bir dostumun internet sitelerine düşen aşağıdaki yazısını paylaşıyorum. İslam dini ile devleti dünyalığının önemli bir “garantisi” gibi gören kimi yarı-cahil ve fakat adam akıllı semirme yolunda ilerleyenlere ithaf ediyorum.
“Açık Mektup (*)
MASKELİ YEZİDLER, MÜSLÜMANLAR VE TÜRBAN
Maskeli Yezidler için İslam dini bir zenginlik, şan, şöhret ve iktidar merdivenidir. Halkı etkilemek ve gözünü boyamak için konuşmalarını ayet ve hadislerle süslerler. Bu nedenle inançlı insanlar onları pirüpak dindar sanırlar. Oysa şaşaalı yaşamları, parmak ısırtan zenginlikleri ve çıkara dayalı insan ilişkileri bakımından İslam dini ve Müslümanlıkla hiçbir alakaları yoktur.
Hz. Muhammed şöyle diyordu: “Her kim, zenginler arasında yoksul olarak ölürse, Allah ve Resulü o zenginlerden uzaktır… Kimin fazla bir bineği varsa, onu bineği olmayana versin…”
İster Türkiyeli olsunlar, ister İranlı, ister Suudi Arabistanlı… Devletlerin ve cemaatlerin başına tüneyen sözde dindarlar, hep Allah ve Peygamber yolunda olduklarını söylerler. O zaman sormak gerekmez mi, bunlar ne biçim Müslüman ki kendileri akıl almaz zenginliklere sahipken, yaşadıkları kentlerde ve ülkelerde milyonlarca insan yoksulluk içinde yaşıyor? Yüzlerce dönümlük araziler üzerinde kurulan sarayları, yalıları ve köşkleri var. Fabrikaları, şirketleri, iş merkezleri ve uçsuz bucaksız gayrimenkulleri var. Kendilerinin, hanımlarının ve çocuklarının her biri dört yüz, dört yüz elli bin dolar olan lüks arabaları var.
Peki bunlar Hz. Muhammed’in yukarıdaki hadisine uyarak bu mallardan kaçını yoksullara verdiler? Yerli ve yabancı bankalarda milyonlarca dolarları yatıyor. Bu inanılmaz paraların kaç kuruşunu yoksullarla paylaştılar? Hani müminler kardeşti? Bu mudur din kardeşliği, bu mu dur Allah ve Peygamber yolunda olmak?
Bunlar Dubailerde, Antalyalarda… gecelik on beş- yirmi bin dolar olan otellerde, mavi yolculuklarda ve İslam jet sosyetesine verdikleri partilerle davetlerde oluk oluk para harcarken, birçok yoksul anne ve babalar çocuklarına süt alamıyor. Çocuklarına ekmek götüremeyen Diyarbakırlı bir baba daha birkaç hafta önce intihar etti.
Hz. Muhammed, ülkesinin tek hakimi olduğu halde yoksulluk içinde yaşıyor, hasır üzerinde yatıyordu. Elbisesini kendisi onarıyor, ayakkabısını kendisi dikiyor, beline açlık kemeri takıyordu. Hanımlarının bazıları yaşadıkları bu yoksul hayattan yakınıyor, kendilerine Şam ipekleri, Mısır’ın ketenleri ve Yemen’in gösterişli elbiselerinden alınmasını istiyorlardı. O ise, hanımlarına hep azla yetinen örnek insanlar olmalarını öğütlüyordu. Hanımların ısrarı sürünce Hafsa’yı boşamış, diğerlerini de uzun süre terk etmişti.
Hanımlarına bir keten elbiseyi bile çok gören Hz. Muhammed’in sadece bir elbisesi vardı. Ama günümüzün Karun kadar zengin olan cemaat ve siyaset önderleri ile hanımları ve çocukları takım takım Cerutti, Ferre ve Zegna marka elbiseler giyiyorlar. Ayakkabıları ve çantaları Dior ve Chanel’dendir. Bileklerindeki Roleks türü saatler yoksullar için bir servet değerindedir. Eşleri ve kızları başörtüsü olarak renk renk Hermes ve Burberry gibi marka eşarplar bağlarlar. Yoksulların ve orta hallilerin hanımları ve kızları o göz kamaştıran giysilere rüyalarında bile sahip olamazlar.
Hz. Muhammed’in hanımları gibi kızları da ziynet eşyası takmazlardı. Kızı Fatıma bileklerine iki gümüş bilezik takınca, Hz. Muhammed bu kadar yoksul varken gümüş ziynet taktığı için onu azarlamıştı. Fatıma babasının bu tepkisi üzerine bilezikleri iki buçuk dirheme satıp parasını yoksullara vermişti. Ama bugün bu sözde İslamcıların hanımları ile kızlarının narin parmaklarını kırk beş elli bin dolarlık yüzükler süslemektedir.
İslam, Hz. Muhammed zamanında kölelerin, ırgatların ve kadınların kurtuluş diniydi. Köleler eskiden hayvandan farksızdı. Mekkeli yoksullar, zenginlere olan borçlarını ödeyemediklerinde eşlerini ve kızlarını onlara rehin verirlerdi. Bu trajediyi yaşamak istemeyen babalar kız çocuklarını doğar doğmaz toprağa gömerlerdi. Zenginler ödenmeyen alacakları karşılığında borçluların rehin verdikleri kızlarını ve eşlerini evlerine kapatıp cinsel açlıklarını giderir, sonra da kapılarında bayraklar sallanan genelevlere koyarlardı.
İşte İslam dini bu zillete bir başkaldırı diniydi. Bilal adlı siyah tenli köle Hz. Muhammed’in davetini kabul edince, sahibi Ümmeye tarafından kızgın güneşin altında kumların üzerine yatırılmış ve karnının üzerine büyük bir kaya koyulmuştu. Bu haldeyken bir de kırbaçlanıyordu. Başka zenginler de köleleri kızgın kumların üzerine yatırıyor, demir zırhlar giydirerek ateşle dağlıyorlardı. Ebubekir ve öteki zengin Müslümanlar keseler dolusu altınlar vererek bu köleleri özgürlüklerine kavuşturuyorlardı.
Bizdeki cemaat ve siyaset önderlerinden acaba hangisi bu dayanışma ruhunu sergilerdi?
Hz. Muhammed savaşta hep ordusunun başında olurdu. Ali, Ebubekir, Hamza, Halid, Üsame ve Abbas gibi ileri gelenler de en ön saflarda yerlerini alırlardı. Hz. Muhammed savaşlarda akrabalarını kesinlikle kayırmazdı. Bir savaş dehası olan amcası Hamza ile birçok yakınını kanlı savaş meydanlarında kaybetmiş ve arkalarından acı acı ağlamıştı. Ama Türkiye’de İslam’ın sözcüsü geçinen cemaat ve siyaset önderlerinin çocukları değil savaşta ölmek, askerliğin ne olduğunu bile bilmezler. Savaşta onlar değil, mümin kardeşlerin çocukları “şehit” olurlar. Eksi otuz beş derece soğukta ve kavurucu yaz sıcaklarında yoksulların çocukları askerlik yaparlar. Bu din tüccarları depremde ölmezler; yoksul mümin kardeşleri ölürler.
Günümüz devlet ve cemaat liderleri iki adımlık yolu bile lüks arabalarla giderler. Hatta oturacakları koltuklar milyonların gözü önünde görevlilerce altlarına sürülmektedir. O çirkin görüntü televizyon ekranlarına düşünce, insan ister istemez kendisine “Efendim” denilmesini istemeyen Hz. Muhammed’in yaşam tarzını düşünüyor.
Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye gittikten sonra muhacir Müslümanlarla hemen bir mescit yapmaya girişir. İlerlemiş yaşına rağmen inşaatta herkes gibi o da çalışmaya başlar. Ağır bir taş taşırken gençlerden biri yardımına koşup taşı almak ister. Ama o taşı taşımaya devam ederek, “Sen de başka bir taş getir.”der gence. Hz. Muhammed’in kendisini bir köleyle eşit gören ve kendi keçilerini kendisi sağan mütevazı tavrıyla, altlarına görevliler tarafından koltuk sürülen din tüccarlarının o kibirli tavrını kıyaslamak bile ürpertiyor insanı.
Peki ne oldu da İslam dini bu din tüccarlarının elinde köklerinden kopup bu hale geldi? Çünkü Hz. Muhammed’den sonra iktidar kavgaları başladı. Hz. Ali katledilip devlet başkanlığı Muaviye ve arkasından da oğlu Yezid’in eline geçince, İslam dininin o ilk ortaya çıkış felsefesi yok edildi ve İslam öncesi düzene dönüldü. Dünya hırsı Yezid’in aklını başından öyle aldı ki, Hz. Muhammed’in torunu ve Hz. Ali’nin oğlu İmam Hüseyin’i, onun altı aylık çocuğu Ali Asgar’ı ve beraberindekileri Kerbela çölünde susuzluk işkencesinden geçirdikten sonra oklarla katlettirdi.
İşte bugün dini kendi çıkarları için kullanan siyasetçiler ve cemaat önderleri, Hz. Muhammed’in şekillendirdiği İslam dininin üstüne şal çekerek Muaviye ve Yezid’in yolunu takip etmektedirler. Türkiye’de ve dünyada Müslümanlar özgürleşmek ve esenliğe çıkmak istiyorlarsa ayağa kalkmalı ve bu Maskeli Yezidleri omuzlarından atmalıdırlar. Yoksa dini basamak olarak kullanan bu bezirganlar Hitler’in seçim yolu ile gelip Alman halkının başına balyoz indirmesi gibi hayatı hepimiz için cehenneme çevirecekler.
Son birkaç söz de başörtüsü için mücadele eden üniversiteli gençlere: Sanmayın ki bu Maskeli Yezidler sizin için mücadele ediyorlar. Aynı dilden ve aynı coğrafyadan olsanız da, sizler ve onlar bir birinizden değilsiniz; ayrı dünyaların insanlarısınız. Bu din sömürücüleri, dindar kitle ve bu düzen sayesinde kavuştukları o lüks ve şatafatın sürmesi için başörtüsünü kullanıyorlar. Dikkatli gözlerle bakılırsa, onların halkı kalkındıracak ve özgürleştirecek hiçbir projelerinin olmadığı kolaylıkla görülür. Onlar menfaatperesttirler. Menfaatperest olmasalardı sizler üniversite kapılarında itilip kakılırken, kızları ve hanımları ile birlikte yanınızda olurlardı. Onlar için önemli olan sadece ihtişamlı hayatları ve hudutsuz zenginlikleridir. Şah’ı deviren Humeyni’nin İran’da kurduğu düzen hepimiz için sarsıcı derslerle doludur.”
Mektup, Mahmut Alınak.
Next