Cumartesi günü Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Cemiyeti tarafından organize edilen “Gazetecilik ve siyaset” konulu panelin konuğuyduk. Batman Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü konferans salonunda gerçekleştirilen paneli Hürriyet Gazetesi okur temsilcisi Faruk Bildirici, Gazeteci yazar M.Latif Yıldız, Cemiyet başkanımız Arif Arslan ile birlikte gerçekleştirdik. Az ve öz sayıda konuğun katıldığı panelden sonra da kitaplarımızı imzalayıp etkinliği sonuçlandırdık.
Bu kısa tanımlamadan sonra gelelim etkinlikte konuşulanlara ve ortaya çıkan tabloya. Panelde ilk sözü alan Faruk bildirici basın dünyası hakkındaki görüşlerini aktardı. Çalıştığı gazetede kendisine gelen eleştirileri üst yönetime nasıl bildirdiğini aktardı. Gazeteciliği aktaran Bildirici; “ Türkiye’de bağımsız bir gazetecilik yok” dedi. Gazetecinin asıl olarak gerçeğe ve okura karşı sorumluluğunun bulunduğunu belirtip gazete sahibine karşı da bağımsız olan bir gazetecilik yapılması gerektiğini vurguladı.
Türkiye’de medyanın ve gazetelerin artık sorun üreten değil veya sorunun tarafı olarak değil çözüm ve barış gazeteciliği yapmalarını gerektiğini belirten bildirici ana akım medyanın bu sorumluluğunu yerine getirebilmiş olması durumunda bugün Kürt medyası diye bir medyanın olmasına gerek kalmayabilirdi şeklinde bir belirlemede bulundu. Kürt medyasının bir ihtiyaçtan doğduğunu bunun sebebinin ise ana akım medyanın yayın politikası olduğunu vurgu yaptı. Siyasi iktidar emrinde bir medyanın varlığından söz eden Bildirici şimdi kullanılan dil konusunda da savaş diline dönüldüğünü vurguladı.
Haber yazarken veya verirken evrensel ilkelere göre davranılması gerektiğini hatırlatan konuşmacı ayrıca içinde bulunulan durum nedeniyle haber kaynağının belirtilmesinin bir zorunluluk haline geldiğini de belirtti.
Daha sonra söz alan Gazeteci yazar M.Latif Yıldız da gazetecilik deneyimlerini aktararak medyanın konumu konusunda açıklamalarda bulundu. Bölgede olup bitenlere de değinen yıldız yapılan ve uygulanan yöntemler konusundaki sıkıntıları dile getirdi.
Bu iki hatipten sonra söz aldığımızda da Gazetecilik ve siyaset konusundaki görüşlerimizi dinleyicilere aktardık. Bu görüşleri siz değerli okurlarla da paylaşmayı istiyoruz. Gazetecilikte birinci unsurun sorumluluk olduğu açıktır. Çünkü gazeteci de toplumun bir ferdi olarak toplumun etkilendiği bütün etkileşimlerden nasibini alan bireydir. Normal vatandaşa haberi aktarmaya çabalarken de değişik baskılar altında kalır. Sorumluluk doğru işleri doğru bir şekilde aktarmayı gerektiriyor. Bu gerçekleşirken de toplumsal hassasiyetlerin dikkate alınması gerekiyor. Ancak bu sorumluluğu yerine getirmek yazıldığı kadar da kolay değil. Çünkü karşılaştığınız değişik baskılar söz konusudur. Nedir bu baskılar diye sorulduğunda şu sıralamayı yapmak mümkün;
1- Gazeteci görevini yapmaya çalışırken bir cinayete kurban gidebilir. Son on yıllık süreçte başta savaş bölgelerinde olmak üzere birçok gazeteci uğradığı saldırılar nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Ülkemizde de Kürt basın çalışanları başta olmak üzere Uğur Mumcu, Hrant Dink, İzzet Kezer, Metin Göktepe buna örnek gösterilebilir. Ahmet Hakan’ın son olarak saldırıya uğrayıp darp edilmesi bu saldırıların boyutunu gösteriyor.
2- Yasal sınırlandırmalar da gazetecilerin önündeki önemli kısıtlamalardan biridir. Çünkü devlet ve iktidar kendini korumak amacı ile gazetecilerin hareket alanını kısıtlayan yasal sınırlar çizmektedirler. Dosyalara konulan tedbir kararları, devletin güvenliği gibi nedenlere dayandırılan yasaklamalar, terörü desteklemek suçlamaları bunun örneğidir.
3- Reklamcılar ve gazete sahipleri; Bu konu aslında iki ayrı başlık altında da toplanabilir lakin ikisi de birbiri ile ilintili başlıklardır. Çünkü gazeteler gelirlerini reklam ve ilanlardan sağlarlar. Gazete sahipleri de yayın politikalarını bu gelirlerin kesilmemesi üzerinde hassasiyetle takip etmektedirler. Aksi durumda karşı karşıya kaldıkları durum ekonomik anlamda çöküş siyasal anlamda iktidarın hedefi olmaktır. Türkiye’de Koç grubu ile Doğan Medya gurubunun durumları ortadadır. Son dönemde Paralel medya olarak adlandırılan kesimlere yönelik ilan kesme çalışması da buna örnek gösterilebilir.
4- Polis ve Derin devlet konuları da basın mensuplarının sürekli baskı altında kaldıkları alanlardır. Çünkü adliye haberleri başta olmak üzere polisin çalışma alanı ile ilgili haber üretmeye çalışan gazeteciler bir şekilde bu rekabetten veya ilişkiden zarar görmeye müsaittirler. Çıkan toplumsal olaylarda sürekli olarak gazetecilerin saldırıya uğraması, makinelerinin kırılması, gözaltına alınmaları bunun somut örnekleri
5- Toplumsal baskı veya sokak baskısı da basın mensuplarının karşı karşıya kaldıkları baskılardan birisidir. Kendisi ile ilgili haber yapılmasını istemeyenler, toplumsal çıkarları farklı algılayan grupların tavırları, parti ve örgütlerin yaklaşım tarzları bu kategoride değerlendirilebilinir.
Bu maddeleri artırmak mümkün ancak bu kadarı da olayı anlamamıza yeter sanırım. Kuvvetler ayrılığı ilkelerinin kabul edildiği ülkelerde ve sistemlerde basın dördüncü kuvvet kabul edilmektedir. Çünkü halkın haber alma ve olup bitenden haberdar olma hakkı kutsal olarak kabul edilir. Türkiye’de medya dünyası artık muhalif medya, havuz medyası ve Kürt medyası olarak sınırlandırılmaya başlanmıştır. Tabirlerin doğru olup olmamasını elbette tartışmıyoruz lakin bu durum artık kabul görmüş. Siyaset kendini koruma ve kollama adına medyayı etkin kullanmaya çalışırken muhalefet de iktidarın olanak kullanımlarındaki haksızlıklarını dile getirip vatandaşa aktaramamaktan şikâyetçi. Bunun nedeni de meydanın kontrol altında tutulmasında görüyor. Sonuç olarak belirtmeliyiz ki günümüzde medya veya gazetecilik ile siyaset arasında çok etkili bir iletişim var. Medya özgürlükleri ve görevini yerine getirmekle uğraşırken iktidar ve siyaset onu kendi dünya görüşü çerçevesinde tutmaya zorlamaktadır. Bu da basın özgürlüğünü tartışılır durumu getiriyor.
Next