Dünyada kaçımız biliyordu ki, bir gün Tunus gibi bir ülkede, seyyar satıcı üniversiteli bir delikanlının sisteme duyduğu öfke sonucunda bedenini ateşe vermesinin ardından kıyamet kopacak?
Bu tür bir eylemin “çözeltici” bir nitelik kazanımıyla koca bir bölgenin asırlara varan ziftleşmiş ülke rejimlerini çatlatacağını dünyada kaçımız biliyordu?
Toplumsal hadiseler böyledir, matematikte olduğu gibi her zaman iki kere iki dört etmiyor. Mesela sosyalizmin babaları K.Marks ve Engels işçi sınıfının “nitel” gelişmesine bakarak devrimin önce Almanya gibi Avrupa ülkelerinin birinde olacağını hep düşlemişlerdi.Çok beklediler ama öyle olmadı. Yazık ki, “Dünyayı Sarsan On Gün” deki Pedrograt işçilerinin Kışlık Saraya yürüdüğünü göremediler, iyi ki de görmediler..
Uzgörü meselesindeki yeteneksizliğimize dair bir örnek daha verelim:
Ve diyelim ki mesela, içimizde, kocaman kocaman yönetenlerimiz de dahil, altı ay öncesinden kaçımız, evimizin içine de sıçrayabileceği ihtimali olan aşağıdaki komşumuzda iç savaşla başlayan bir yangının çıkabileceğini düşünmüş ya da öngörüsünde bulunabilmiştir?
Ama görün işte, yangın devam ediyor ve söndürülebilmiş de değildir.
Tunus’la tam bir domino etkisiyle tetiklenen Libya ve Suriye’yle süren Arapların silahlı ve silahsız direniş hareketleri her ülkede aynı minval üzere gitmiyor. Kiminde demokratik direnişçilerin örgütlülüğü, kiminde iktidar ya da başkaldıran taraflardan birinin aldığı ya da alamadığı dış destek, kiminde sahip olduğu silahlı güçle birlikte mezhep farklılığı nedeniyle diktatörün lehine çevrilebilen denge durumu, bazısında da fırsat bu fırsat diyerek hazır anlamlı dış destek almamışken diktatörün ayaklanmacıları salt silahlı kuvvetlerle bastırma telaşı gibi gibi faktörler belirleyici oluyor.
Siyaset ve toplum bilimciler olup bitenlere “devrimsel” açıdan tam olarak bir ad koyamadılar henüz. Dalgalanmakta olan denizin durulması beklenmektedir herhalde, haklılar..
Tüm bu olanların içinde, kıyısında, kırk milyona varan nüfusuyla içleri kıpır kıpır olup biteni izleyen “Devletsiz” bir halk da var: Kürtler. Tam bir alt-üst oluş değilse bile bu hengameden payımıza bir şey düşmeyecek mi beklentisi içerisindedirler.
Dört parçanın en büyüğü olan Türkiye Kürtlerinin, Tunus hadisesinden çok önce yeter kıvamda olduğu düşünülen bir nicelikle başlamış olan demokratik “serhıldan”larının, artık olması beklenen niteliğe evrilmesi gerektiği beklentisi çok insanda egemen olmaya başlamıştır. İnternette okuyor musunuz bilmiyorum; bölge ve dünyanın halihazırdaki siyasi konjonktüründen etkilenen ve Kürt özgürlük hareketine az biraz mesafeli olanlar da dahil, eli kalem tutan neredeyse tüm Kürt yazar ve düşünürlerin, “bu fırsatta kaçarsa..” diye… Ve bedeli “muhtemel bir kitlesel kıyım olsa bile..” özgürlüğün, ancak böylesine bir “kıyamet” sonunda yakalanabileceğini vurgulayan türden yazılarından geçilmemektedir.
Türk Cumhurbaşkanı’ın aksine önemli bir Kürt siyasetçisinin, “Kötü şeyler olacak..” demesinin üzerinden iki gün geçmeden İmralı, en geç “on beş haziran”ı işaretleyerek, “..Anlamlı bir müzakere süreci başlamazsa..”, şartına bağlanan kıyametin asıl o zaman başlayacağının üzerine basarak hatırlatması, işin şakaya gelir yanının kalmadığının ilanıysa eğer, Kürtler gardını nasıl almalıdırlar peki?
Risk ve korku!
Bu konu artık sadece yazar-çizer takımı arasında değil, etrafınıza etrafınıza dikkatlice bakınız, Kürtlerin evlerde, kahvede, sokakta hlik etrafa bakınmadan hiç alışık olmadığımız kadar yüksek sesle “bıçak kemiği bile delip geçmiştir” yollu öfke boşalımında bulunduklarını, ROJ TV kameralarına başbakana sakınmasız bir tavırla ağza alınmadık sözleri sarfeden sıradan insanları görmemiş olabilir misiniz? Ve zaten bunları hissetmiş olmalı ki, çoğu zaman meseleleri “sosyolojik” dokunuşlarla ele almayı seven Milliyet’in önemli muharrirlerinden Taha AKYOL, “Korkuyorum” diye başlık atmış makalesine. Sadece o mu, hayır, sorunun “barışçıl” çözümünden yana “hayırhah” gibi görünen daha bir sürü başkaları var, Kürtlerin “Êdî besse!” dediklerini.
Evet, düşünce bazında Kürtler, kitlesel bir “ölümle oyun”un arifesindeler gibi, üstelik bir yarıları Türk metropollerine olmalarına rağmen!
Bölgedeyiz, yıllardır.. Uzaktakiler göremiyor belki ama biz içlerindeyiz. “Taş atan”ların sadece çocuklar olduğunu mu zannediyorsunuz, doğru ilk başlarda öyleydi, ama şimdi değil; artık babaları anaları da aynı eylemde, onlarla beraber..Kadınlar “cephane” diye çocuklara sadece limon değil, balkonda biriktirdikleri taşları da aşağıya salıyorlar artık.
Bir kavşakta gibiler Kürtler.
Hayatı boyunca “ılıman” bir siyasi iklimin peşinde olan ben bile o kanıdayım artık; ufukta “iyi şeyler”in olabileceğine dair bir şey görünmüyor çünkü.
Ürkütücü!
Kontrollü bir şekilde süregelen gerilla-devlet çatışması yetmemiş olmalı ki, sanki ille de bir final oynanmalı diye külliyen Kürtler bir savaş alanına çekilmek istenmektedir.
AKP “kötü şeyler” yapıyor !
Demiştik ya, keçinin eceli gelirse diye.
Next