Bu fotoğrafları balkonumdan çektim.

Karşıda bir köy var. Köye ait bir su kulesi… Uzun zamandır baktığım, varlığına alıştığım bir manzara. Hatta çoğu zaman fark etmediğim. Çünkü bazı şeyler hep oradaysa, insan onları sorgulamıyor.

Toki Konutlar-1

Bu boşluk, bu açıklık, bu ufuk…

Sekiz ay önceye kadar böyleydi.

Sonra bir sabah, toprak hareket etti.

Önce temel, sonra kolonlar, sonra katlar. Şimdi o boşluğun arkasında yaklaşık elli konut yükseliyor. Henüz tam bitmemiş olsalarda bitmek üzereler. Bir süre sonra bu manzara olmayacak. Balkonumdan gördüğüm şey su kulesi veya ufuk değil, karşı binanın balkonu olacak.

Bu yazı bir manzara yazısı değil.

Bu yazı “benim manzaram gitti” serzenişi de değil.

Bu yazı, aslında şehir dediğimiz şeyin ne olduğu ile ilgili.

Batman sonradan il olmuş bir şehir.

Merkezleri yeni, yerleşimleri genç, hafızası parçalı. Şehir büyürken çoğu zaman acele edilmiş/ediliyor/edilecek gibi. Planlama oldu belki ama “estetik” hiç düşünülmedi.

Beton yükseldi, ama insanın bakabileceği mesafe kısaldı.

Çirkinlik genelde estetik bir sorun gibi anlatılır. Oysa bana kalırsa çirkinlik, asıl olarak bir ufuk meselesidir.

Gökyüzüyle aramıza giren her yapı, sadece görüntüyü değil, ruh hâlimizi de böler.

Binalar bu ülkenin gerçeği. Barınma bir ihtiyaç. Buna itiraz yok.

Ama barınmakla yaşamak aynı şey değil.

Yaşamak, pencereyi açtığında biraz gökyüzü görebilmektir. Bir ağaca, bir boşluğa, bir mesafeye rastlayabilmektir.

Şehir sadece yolların, binaların ve nüfusun toplamı değildir.

Şehir, insanın kendini ne kadar sıkışmış hissettiğiyle ilgilidir.

Bugün benim balkonumdan ufuk daralıyor.

Yarın başkasının penceresinden güneş eksilecek.

Belki şehir büyüyor.

Ama ufkumuz küçülüyor.

Şehir dediğimiz şey, yalnızca metrekareyle, kat sayısıyla, nüfusla ölçülmez.

Eğer planlama sadece nerenin doldurulacağı üzerine kuruluyorsa,

geriye yaşamak değil, sıkışmak kalır.

Hoşçakalın, bilimle kalın.