Lanet olası o illete bir yakınını ya da uzaktan bir dostunu kurban vermemiş var mı içimizde acaba?
İnsan yaşantısının başlangıcından beri var olduğu söylenen bu mendebur şey bin yıllardan beri vücudumuzda gezinip duruyor. Organizmamızda neredeyse onulmaz, umarsız bir “bozukluk” üreterek bin yıllardan beri milyonlarca insanın soluğunu kesen bir hastalıktır kendimce tarif etmeye çalıştığım.
“Kanser”den söz ediyorum.
Tam bir baş belası!
Doktor olmadığım için bilemiyorum, acaba ilk günden beri insanoğlu, belirdiğinde, tanıyı koyabilmiş midir bu merete? Öyle umuyorum, sonuç alamamışlarsa da muhakkak uğraşmışlardır kendilerince . Şu kadar ki, bu güne kadar kökü kazınan her hangi bir hastalık gibi alt edilememiştir yine de. Merakımızdan tarihçesini sorguladığımızda, bu hastalığın kontrol altına alınışı ilk kez, rontgen ışınlarının keşfiyle gerçekleşebildiği söyleniyor. Bu da çok zaman değil, yaklaşık bir yüz yılı az biraz aşkın.
Dikkat edin, “kontrol altına alma” dedik, “çare”den söz etmiyoruz henüz.
Sonraları öğreniyoruz ki “radyo-terapi” denilen bu yetersiz tedavi şekline sonradan destek olarak “operasyon” denilen bir yöntemin geliştirilmiş olduğudur; kanserli bölgenin vücuttan kesilip atılması meselesi. Hastalığın “Kontrol altına alma” hadisesi bununla biraz daha genişliyor hiç kuşkusuz. Fena da olmamış galiba ve fakat yine de buna da “tam çare” diyememişiz. Bir süre sonra da bu iki yönteme bir sonuncusu eklenmiş ki, buna da “kemo-terapi” demişler; “ilaç”la tedavi, yani.
Her ne kadar çaresizlikten neredeyse uçan kuştan medet misali kimi hasta ve hasta yakınlarının “alternatif tedavi” diye nitelendirilen özel kişi ve kliniklere başvurmakta oldukları bir gerçekse de fakat asıl ve “geçerli” olanın, bu “üçlü” denilen “klasik tedavi” şekli olduğu söylenmektedir.
Hastalık tüm hızıyla var olmaya devam ediyor ve zaman da akıp gidiyor.
Uygulanan bu yöntemler sayesinde bu hastalardan kiminin işi tamamen atlattığı, kiminin ömür/miadını uzattığı söyleniyorsa da çoğu hastanın da kurtulamadığı biliniyor ne yazık ki.
Peki, dünya durdukça bu lanet meret de duracak mıdır?
Hayır.
Ama süreç “yavaş” da olsa kesin çözüme doğru emin bir yol izlendiği umudu de yaygın kanaat.
Bilim ve bilimselliğe inanıyorsak eğer, günün birinde (her ne kadar onun yerine farklı bir dert çıkabilecekse) kanser sorunu da çözüm bulacaktır elbet. Fakat nasıl, dediğimiz gibi ha deyince değil, öyle olmuyor zaten, zamana yayılan bir gelişim sonucuyla ancak.
Her nedense Türkiye’de “Kürt sorunu”nun çözümünü hep kanserin tedavi sürecine benzetmişimdir. Nasıl ki, bir gün sabah kalktığımızda tüm dünya haber ajansları insanlara, “Ey dünyalılar uyanın, kalkın, bulundu, bulundu; kanserin kökünü kazıyan aşı bulundu!” diye şimdilik olası görmediğim bir muştuyu anons etmeyeceklerse, Türkiye’de de günün bir saatinde T.C. devletinin insanlarına, “Ey Türkiye’liler, bitti, bitti artık, bu topraklarda bir daha nüks etmemecesine biz Kürt sorununu tarihe gömmeye karar aldık!” diye bir barış müjdesini verebileceğini de ihtimal dahilinde görmüyorum. Neden? Çünkü TC’nin tarihi, psikolojik ve ideolojik, sorunun sosyolojik ve karmaşık yapısından kaynaklı uzun uzun sebepleri var bunun.
Peki, çözülmeyecek midir bu dert?
Çözülecektir ebet!
Fakat bu, hiçbir zaman murat edilen şekilde çok ve safça öngörüldüğü gibi , Kürtleri temsilen bir siyasetin TC ile bir masa da hele alenen, “şunu aldım, şunu verdim” yollu bir “helalleşme” ile gerçekleşmeyeceğidir! Akıllara getirilmeli ki, Türkler, tarihlerinde hiçbir zaman (ya da genellikle diyelim) “barış anlaşması”nı yendikleri ile değil, yenildikleri düşmanla yapmışlardır. Kürt gücünü temsil ettiği söylenenlerin halihazırda bir “galibiyet”leri söz konusu olmadığından TC’den öylesine “beleşten ve net” bir aşağıdanalmalık beklenebilir mi?
Evet, dediğimiz gibi bu mesele de çözülecektir. Dediğimiz, tıpkı kanser hastalığında olduğu gibi, zamana yayılarak, yaydırılarak..
Yaşarsak, hep birlikte göreceğiz.
Zorlu bir hadisedir Kürt meselesi.
Karmaşık.
Tıpkı kanser gibi.
Sebep/sonuç ilişkisi bakımından sosyal olaylar teknik hadislerle aynı benzeşimi göstermezse de Türkiye’de Kürt sorunun çözümü de tıpkı kanser hastalığının tedavi sürecine benzer bir süreci yaşamaktadır: Düşünce planında Kürtlerde Milliyetçilik duygularının filizlenmesi, ardından küçük, büyük bir yığın başkaldırı, kesintili de olsa bu güne getirilen “silahlı/siyasi örgüt” ayaklanmalarına destek olmak üzere öncesinden ve sonrasında zaman içerisinde oluşmuş ve olgunlaşmış Kürt düşün, edebiyat ve siyaset kadrolarının kararlı katılım ve mücadeleleri vb. etmenlerin tümü, bu sorunun çözümünün başlıca aşamaları olmuştur.
İşte bu toplu birikimin yarattığı karşılıklı etkileşim sonucundadır ki tam bir “ihtilal” niteliğinde sayılmazsa da Türkiye’deki Kürtlerin özgürlük ve demokrasiye dair dünyalarında kayda değer bir “iyileşme” yaşanmaktadır. Çok değil ellili yaşlarını geride bırakmışlar şöyle bir dönüp geriye baksınlar, baksınlar da alınan mesafeyi bir görsünler. Bu gün varılan nokta asimilasyonun tamamen geriletilmiş hali değilse bile Kürtlerin “yok oluş”unun “kontrol altına” alınışıdır. Kanserle mücadeledeki ilk evre gibi.. Çok iyi değil belki ama hiç yoktan da iyidir.
Açıktır, tamamen iyileşme, Kürt sorunun kesin halli demektir ki, bu gün bundan epey bir mesafedeyiz. Ne ki, beli kırılacaktır olayın, bundan kuşku duyulmamalıdır, çünkü su yatağını bulmuştur. Meselenin “bitim” sürecini yaşıyoruz. Bu doğru ama bugünden yarına ha deyince değil işte, öyle olmayacağını da hesaplayarak..
Ya nasıl olacak?
Tedricen olacak, tıpkı o lanet hastalıkta olduğu gibi.
Kürtlerin deyimiyle, “hêdî, hêdî..”
Bu güne kadar yaptığı yıkıma bakılırsa bu da az şey değil hani.
Doğasından kaynaklı meşakkatli ve fakat emin yolda ilerleyen “yavaşlık” kararsızlığımıza neden olmamalı, elimizi, içimizi soğutmamalıdır. Görüyoruz sıfıra sıfır değil, elde çok şey var çünkü.
Next