Geçenlerde İstanbul’da “İnsan ve Hakları” adlı bir seminere katıldım. Seminere konuşmacı olarak Yıldız Teknik Üniversitesinden bir akademisyen katılmıştı. Seminer, üniversite öğrencilerine yönelikti ve İstanbul’un beş büyük üniversitesinden öğrenciler katılmıştı. Konuşmacı, konuşmasının başında insan ve insan haklarının tanımını yaptı. Ardından da bizlere dünyayı gezmemizi, gittiğimiz ülkelerde Türkiye’ye olan önyargıları kırmamız gerekliliğinden söz etti. Nitekim, konuşmacının kendisi her yıl birkaç değişik ülkeye gidiyor ve gittiği ülkelerde, oradaki insanların Türkiye’ye farklı gözlerle baktıklarını ( kötü imaj, kadın haklarının hiç olmadığı, kadınların dışarıda çarşaftan başka bir şey giyemedikleri v.s) söylüyordu. Buraya kadar her şey normaldi, zira bunlar kendisinin yaşadıkları ve izlenimleriydi.
Aniden konu Türkiye’de kadın şiddetine geldi. Tabi buradan da hemen Güneydoğu’ya geçiş yaptı. Neymiş efendim, Güneydoğu’da kadına hiç önem verilmiyormuş. Kızları okutmuyorlarmış, kadınlar kocalarından dayak yiyorlarmış(!). Tabi saymakla bitmiyor söyledikleri. Hele bir örnek verdi ki, bir an, konuşmacı hangi ülkeden söz ediyor diye düşünmeye başladım; ama bu ülkeyi bir türlü bulamadım. Aynen şöyle diyordu: “Güneydoğunun bir köyünden (Şırnak), bir öğrencim hazırlık bölümünde ilk dersten sonra yanıma geldi ve benle konuşmak istedi’’. ‘’Buyur’’ dedim. ‘’Baktım, bu öğrenci bana bacım dedi, birden şaşırdım ve tekrar bacım dedi. Ben de bacım yerine hocam derseniz olmaz mı diye itirazda bulundum. Pardon bacım, bizim köyde hiçbir zaman bayan öğretmen olmadı ve bizler kızlara her zaman bacım dediğimiz için alıştık” diye karşılık verdi. Konuşmacı bunları söylerken ben de konuşmasının bitmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Bu örnekten sonra nihayet konuşması bitti ve sorusu olan var mı diye sordu. Hemen elimi kaldırdım, ‘’Buyur’’ dedi. Ben de ‘’mikrofonu verirseniz sevinirim’’ diye cevapladım. Memnuniyetle kürsüden inerek mikrofonu bana uzattı. ‘’Hocam’’! dedim. ‘’Bir saatten fazladır sizi dinliyorum. Müsaade ederseniz, konuştuklarınızın üzerine bir şeyler söylemek ve size birkaç soru yöneltmek istiyorum. Nezaket içerisinde ‘’buyurun’’ dedi. “Öncellikle dünyanın birçok ülkesine gittiğinizi söylediniz ve bizlere de gitmemizi tavsiye ettiniz. Bunlar gerçekten de güzel şeyler. Ancak merak ediyorum, siz hiç Doğu Anadolu ve Güneydoğu’ya gittiniz mi?’’ Birden durdu. Sorumu tekrar yönelttim ve bu defa cevap verdi: Aslında pek Güneydoğu sayılmaz ama yakın civarında bulundum.” Neresi? dedim. ‘’İskenderun’’ deyince, ‘’Yapmayın hocam, orası hiç Güneydoğu olur mu? Akdeniz Bölgesi’’ dedim ve ekledim: Bir insan kendi ülkesini gezip görmeden, kendi insanına karşı önyargılarını kırmadan, başka ülkelere gidip de kendi ülkesine yönelik önyargıları kırmak gibi bir misyonu nasıl yüklenir? Doğu Anadolu ve Güneydoğu’da kadına hiç önem verilmiyor diyorsunuz; oysa bugün TBMM çatısı altında bölgeden seçilen bayan vekiller, tüm bayan vekillerinin ortalaması üzerindedir. Bir de bölgede birçok bayan belediye başkanı bulunmakta ve bu da bize, bölgede kadınlara önem verildiğini kanıtlamaktadır. Son olarak, “bacım” dediği öğrenci örneğine değindim. ‘’Konuşmanızda, köyden gelen bir öğrencinizin, hiç bayan öğretmen görmemiş olmasını örneklediniz. Açıkçası buna çok şaşırdım, bu köyün nere nerede olduğunun merakı içerisindeyim. Öncelikle şunu belirteyim ki Türkiye’nin hiçbir köyünde lise bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu öğrencinin lisede bayan öğretmen görmeyişi oldukça normal; çünkü lisenin kendisi yok! Lakin siz oradaki koskoca şehre köy diyorsanız o ayrı bir durum. Fakat bu kez de karşımıza ayrı bir sorun çıkıyor. Çünkü o şehirlerde bulunan liselerin tümünde bayan öğretmen bulunmaktadır. Şunu da ekleyeyim ki kız çocukları okutmuyorsunuz dediniz. Bu konuda size katılıyorum. Ama bir şeyi ilave ederek: O eskidendi, çok eskiden… Ve dahası, sadece kızları okutmuyor değildik, aynı zamanda erkekleri de okutmuyorduk. Daha doğrusu okutamıyorduk. Örnek vermek gerekirse, ailemde benden büyük hiçbir erkek ve kız kardeşim okuyamadı. Ancak ben ve benden küçük kardeşlerim okuyorlar.
Konuşmamı bitirdikten sonra konuşmacımız erdemli bir davranışta bulunarak Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri hakkında yanlış bilgilendirmelerinden dolayı özür diledi. Bunun üzerine ben de kendisini Batman’a davet ettim ve o da davetimi içtenlikle kabul etti. Değerli okuyucular, elbette bölgemizde bizim yanlışlarımız yok değil; ama bunların hepsi bizlerden kaynaklanmıyor ve eğer konuşmacımızın söylediklerine karşı suskun kalsaydım, onu onaylamış olurdum ve orada bulunan dinleyicilerin çoğu bizleri konuşmacının anlattığı insanlar gibi bileceklerdi ve gelecekte bize karşı yine önyargılarla yaklaşacaklardı. Bu tür olaylarla şüphesiz ki çoğumuz karşılaşmışızdır. Benim yaşadığım da bunlardan sadece biri…
Bütün önyargıları kırmamız ve kendimizi olduğumuz gibi açık bir şekilde ifade edebilmemiz temennisiyle…
Next