Bizim kuşak, Çanakkale ya da adına Kurtuluş Savaşı dediğimiz çarpışmalara ilişkin ilk filmleri siyah-beyaz televizyonun Türkiye’ye girmesiyle gördü.
O günlere dair kırık dökük görüntüler ordu foto film merkezinin arşivlerinden Genel Kurmayca servis ediliyordu sinema ve televizyonlara. Asimilasyonun cenderesindeki genç beyinlerimizin bu kutsal ezberi unutması mümkün müydü: Önce, arkasında Fevzi Çakmak ve diğerlerinin bulunduğu kalpaklı bir M.Kemal görünür. Kafası hızla sağa sola dönen bir Atatürk resmi. Bu, aslında çok sonradan kimi teknikler kullanılarak robot resmin hareket ettirilmesidir ya, mevzumuz bu değil. Ardından düşmanı “Allah Allah!” nidalarıyla kovalayan “Türk” süvarileri ve final karede de “Yunan’ın denize dökülmesi”yle İzmir’e dikilen bayrak.
Çoğunuz hatırladınız zaten. Çünkü hala “ulusal” bayramların eksilmez görüntüleridir bunlar.
Çocuktuk, sonraları gençtik. Mesela Osmanlı’nın her ne kadar, İkinci Dünya Savaşını iki milyona yakın bir kayıpla kapatmış olmasına rağmen yine de herhangi bir savaşta düşmanın ileri silah teknolojisine karşı ne kadar zayıf olunursa olunsun müsülmanların “iman” gücüyle düşmanı yenebileceğini o zamanlar pek idrak edemiyorduk. İlerleyen zamanlarda bu tür karşılaşmalarda “maneviyat”ın önemli bir faktör olduğunu öğrenmiş olmamıza rağmen bunun kesin bir “belirleyici”lik niteliğinden yoksun olduğunu “Arap-İsrail” kavgasında görecektik. Etrafı arşa uzanan binlerce minareleri ve bilmem kaç misli nüfuslu Arap devletlerinin ortasında minik bir adacık halinde duran ve fakat teknolojik üstünlüğe sahip İsrail, bu konuda bir ibret anıtı olacaktı..
Sadede geliyorum.
Bundan iki üç gün önce. Yedi Kürt gerilasının şehit edilmesi üzerine Adana’da Kürtler bir gösterideydi yine. Fakat o da ne? Tam techizatlı polisler göstericileri “Allah Allah!..” naralarıyla kovalıyorlardı. Gözlerim ve kulaklarım yanıltıyor muydu beni? Ama hayır, olayın “ilginç”liği nedeniyle Türk televizyonları görüntüyü defalarca verdi. İzleyenleriniz de olmuştur mutlaka.
Allah Allah Allah!
Kürt hadisesinde gerçekten yeni bir “viraj”a mı girilmekte. “An azadî, an azadî” sloganı ile resimlenen son “newroz”un Amed’teki kitleselliği son yüz yılın Ortadoğusunda Tahrir meydanını geçin siz, olsa olsa Hümeyni’nin İran’daki karşılanışıyla mukayese edilebilir belki; ikisinde de bir milyon insan vardı çünkü.
Ve tabii, diğer Kürt kentleri..
Şimdi düşünüyorum da, göstericileri kovalarken Türk polisine “Allah Allah!” nidalarını attıran duyguya ne sebep olabilir? Kimi PKK eylemlerinden sonra Türk Silahlı Kuvvet birliklerinin Kürt halkını sindirmek için milliyetçi sloganlar attığını görmüştük, görüyoruz hala. Fakat ilk kez barışçıl/itaatsizlik eyleminde bulunan vatandaşlara karşı değil, ancak müsülman olmayan “düşman”a karşı atıldığı bilinen bir nida ile karşılaşıyoruz.
Düşünüyorum da gerçekten BDP Genel Başkanı Selahattin DEMİRTAŞ’ın dediği gibi “İmamın Ordusu”yla mı artık karşı karşıyayız?
Ahmet ŞIK’ın kitabı net sayfalarında artık. Yazar “İmam’ın Ordusu” örgütlenmesinin ıcığını cıcığını çıkarmış. Cemaatin Emniyet teşkilatı içerisindeki örgütlenmesini ve mensupları arasındaki ilişkiler ağında gezindiğinizde dehşete kapılıyorsunuz; polislerin de tıpkı Silahlı Kuvvetler gibi ağır silah edinmesi gerektiğine ilişkin yasal düzenleme talebiyle devleti ele geçirme yürüyüşündeki AKP’nin iktidarını güvenceye almak için polisten “alternatif bir ordu” oluşturma meselesi vardı ya. Adam detaylandırmış. Her neyse, biliniyor, söyleniyordu zaten. Şimdi bu, tam da gerçekleşmiş gibi. Polisin, Kürtlerin AKP iktidarını göçertme iradelerini bastırmak için “Allah Allah!..” nidalarıyla sokakları inletmeleri, polisteki yeni bir “nitel” değişimin ilk ayak sesleri gibi.
Düşünün, müsülmanların “kafirlerlerden bir toplulukla savaştığında” Allah’ın adını çokça anarak onun yardım ve desteğine nail olarak zafer kazanmaya dair bir dinsel sloganı, sanki kafirlermiş gibi ama hala her nasılsa bir şekilde “vatandaş “ diye sayılan müsülman Kürt kitlesine karşı kullanılmaya başlanması, ürkütücüdür!
Cop, gaz, panzer yetmiyor anlaşılan.
Şimdi “Allah Allah!..”devrede.
Oysa, barış ne de çok yakın görünüyordu.
Bir ara Türkiye’nin doğusu ve batısında yaşayan insanlar arasında artık yeşermesi gereken “empati”den söz edilmişken, şimdi devletin resmi güvenlik güçlerinin, demokratik haklarını kullanmakta olan halktan bir kesime “kafir” muamelesi yapması devletin Kürt hadisesinde yeni bir konsepti devreye koyduğunun yeni bir işaret fişeği sanki..
Ne çok elem verici.
Görmek istemiyor; iki halk arasındaki “ruhsal kopuş” Tayip Erdoğan’ın umurunda değil gibi.. Oysa bunun tam gerçekleşmesi halinde kocaman partisiyle birlikte kendisinin de siyasi mevta haline gelebileceğini bir bile bilse.
Sık sık hatırlayabilse yakın geçmişi..
Next