Hiç bir çatışmalı uyuşmazlığın sonsuza dek sürmeyeceğini her kes gibi PKK de biliyordu elbet. İşin başında kaçınılmaz olarak gördüğü “silahlı propaganda/ eylem” yönteminin de artık sonuna geldiğini,  zira bundan murat edilen kıvamda bir “siyasi kitlesellik”i edinmiş olduğunu da görünce “silah bırakışması”nın alt yapısını hazırlamaya girişti.
                        Böyle bir öngörünün örgütlenmesiydi KCK.
     Elbette barış olacaktı bir gün.  Ancak bu, hiçbir zaman şu ya da bu şekilde askerileşmiş insanların defaten ve ha deyince dağlardan paldır küldür inmesi demek olmayacaktı.. Ya nasıl olacaktı; silahlı PKK siyaseti tedrici bir  “sivilleşme” sürecinden sonra  düze inmeyi düşünmekteydi. Daha önceden oluşturduğu sivil yapıların (yerel yönetim, anadilli eğitim, sağlık, hukuk, ekonomi, çevre, sanat,sivil güvenlik vb.)  üzerine gelip oturaraktan, yani..
     KCK bunun hem alt yapısı, hem uygulayıcısı ve hem de örgütlenmesinin adıydı. Üstelik devlet ve hükümet  de bunu baştan beri  biliyordu.Gizli bir örgütlenme değildi ki.  Ne ki,  PKK için barışa giden hattın sonundaki önemli bir “ön organizasyonu”  olan KCK, “Kürt barışı”na henüz karar vermeyen ve bir biçimiyle hareketi tasfiye etme umut ve çabasında olan  TC devlet ve hükümeti için, bu “yasadışıcılık”ın  elemanı olduğundan kuşkulandığı   binlercesinde,  tek bir çakı  bulunmasa dahi “silahlı” olanından hiçbir farkı olmayacaktı.
     Biçti nitekim.
     Anılan “sivil” kurumların çalışması üzerinden bir birleriyle (telefon vb. iletişim biçimleri) irtibatlı halde bulunduğu iddia edilen başta bir kısım belediye başkanları olmak üzere BDP’nin binlerce  yasal kadroları elleri kelepçelenerek “hükümlü”lük arz eden bir uzun tutuklanma darbesine maruz bırakıldı.
     Barış olacaktı elbet ama pek öyle yakın ve kolay olmayacaktı.
     Sabır isteyen meşakkatli bir süreçten geçileceğini herkes kabul ediyordu. Çok şükür ki en başta da PKK biliyordu bunu. Sekizinci kez ilan ettiği “ateşkes” ya da “eylemsizlik” bunun kanıtıydı zaten.
     Son referandumun en anlamlı okumaları AKP’nin “evet”leriyle birlikte  “Kürt boykotu” üzerine oldu. “Yüzde 58”,  var olduğu öne sürülen AKP’nin ayağındaki prangaları gevşettiği, hatta “açılım” yolunda başlattığı yürüyüşünü sürdürmesi için bundan tamamen kurtulmuş olduğu kanısı öne çıktı.Bir ileri iki geri ürkekliğiyle girilen “açılım” (barış) sürecinin, bundan böyle  daha bir görünür biçim ve  kararlılıkla sürdürüleceği beklentisine girdi toplum. İlk okuma bu oldu.
     İkinci okuma, “boykot” hareketi üzerineydi: Anlamlı bir yüzdeyle sandığa gidilemeyecek olmaktan endişelenen AKP yandaşı ve kürt karşıtı çevreler, kimi yazar çizer takımı, sandıktan günler önce  muhtemel bir “tehlikeli” sonucu siyasal değerlendirme adına kıymet-i harbiyeden yoksun kılmak yada göstermek için “bir önceki seçimde de zaten şu kadar katılımsızlık vardı..”nın  tesellisine yaslandılar. Ama nafile bir çabaydı bu. Çünkü sonuç bu çevreleri tepetaklak etti. Dünya parlamenter tarihinde eşine az rastlanan bir politik karar sonucunda oluşan ve  uygulanması zahmetli olan “üçüncü seçenek” bir anda kürt siyasetini “muhataplık” meselesinde barış hadisesinin göbeğine oturttu. Hem de kaçınılmaz bir biçimde. Üstelik  yolda  karşılaşılacak  her biçim provakasyon ve  opstrüksiyonlara rağmen.
     Son anayasa değişikliklerinin kedisine kazandırdıklarıyla AKP’nin, hükmedeceği kurumların artmasıyla, salt bir “hükümet partisi” olmanın çok ötesine geçerek  “muktedir” olma anlamında artık “devletleşmekte” olduğunu da getirdi. Bundan ötürüdür ki, içeride ve dışarıdaki barış yanlıları her iki kesim (AKP ve PKK)den de sürdürülebilir bir barış için daha cesaretli olmalarını mümkün kılan bir siyasi iklim parametrelerini görmekten gelemeyeceklerini belirten baskılarına başladılar.
     Ortaya çıkan sonuç fazla ışıltılı değilse bile tamamen “içi karartıcı” da sayılmamalı. Menfur “Hakkari” hadisesine rağmen AKP-BDP görüşmesi sağlanarak yüreklere su serpilmiştir. Bu doğru, fakat hemen de göbek atmak için  zil takmayalım. Baksanıza, bu yolda toplum, bir yudum esenlik havasını ciğerlerine tam indirecekken sanki alıp da kaçan var gibi yeni ve üstelik üç yaşındaki “Adar” bebeğinin de karakola alındığı  bir KCK operasyonu uç verdi..  Öyle anlaşılıyor ki, AKP son referandumla edindiği güç ve  yeni tachizatına rağmen bu günden yarına ve kolayından “kürt barışı”na öyle hemen “evet” demeyecektir. Kanımızca bunun üç temel sebebi var :
     İlki, Ergenekon davası,  son YAŞ kararları ve anayasal düzenlemelerden ötürü sessiz gibi duran ya da geri çekildiği düşünülen TSK’nin, Kürt meselesinde içten içe temel “direnç” noktası olmaya devam etmekte olduğudur.
     İkincisi, her biçim küresel ve liberal etkiye açık olmakla beraber genlerinde  “milli görüş”ün ırkçı yanlarını taşıyan ve kadroları itibariyle damardan “milliyetçi/cemaat”ın  Türk dünyasıyla bağları olan AKP’nin Kürt barışı hususunda bir ileri, iki geri temposuyla aşırı temkinlilikten kolayca vazgeçmeyecek  olacağıdır.
     Üçüncüsü, PKK’yi “tasfiye” edebileceği umudu: İlanı üzerinden çok geçmeden “komşularla sıfır proplem” teorisini ters yüz eden İsrail  örneğine rağmen öyle anlaşılıyor ki, sayın Başbakan kafası olağandan büyük son Dış İşleri Bakanı’na fazla güvenmektedir. Hevlêr yolu çeşme yoluna döndü maşallah!
     Sadece o mu? Srilanka/Tamil hesapları dillendiriliyor şu ara.
                      Fantezidir, tutmaz.
                      Kaldı ki,  T.C’nin de bunu ciddi olarak masada tuttuğunu sanmıyoruz. Ama düşünenlere de bir iki söz edilebilir. Tutmaz dedik ya, birkaç sebebi var. Sıralayalım:
     Birincisi,  doğrudur  sayısal/silahlı güç olarak PKK gerillalarından kat be kat fazla olmalarına rağmen Elam Kurtuluş Örgütünün  kapsam olarak dayandığı sivil siyasi güç Kürt Özgürlük hareketinin çok altındaydı.
     İkincisi, Türk eski genel kurmay başkanlarından birinin itiraf ettiği gibi “bütün orduyu göndersek bile..” dediği PKK’nin konuşlandığı uçsuz bucaksız sıra dağlara nazaran kurtarılmış bölgeleri belli ve kuşatılması nisbeten kolay olan Srilankanın tropikal ormanlarının farklılığı açıktır.
     Üçüncüsü, olası bir kitle kırımına karşı dört bir yanı düşmanla çevrili olmasına karşın Kürtler, yapay sınırlarla bir birinden ayrılmış olsalar bile, kırk milyonu bulmuş nüfusuyla bu gün için en azından“ruhsal” beraberliği yakalamış  bir halktır. Tamil hareketinin hiçbir zaman sahip olmadığı  örneğin, AB ülkeleri içersinde yüz binlerle ifade edilen dinamik bir Kürt kitlesi bulunmaktadır. Kaldı ki, ülkenin bölünmesini kaçınılmaz kılacak PKK’ye karşı “Tamilvari” bir hareketin dönüşeceği iç savaşın sonuçlarını hangi kurmay kademesi, hangi hükümet sırtlayabilir?
     Son bir neden de  Güney Kürtlerinden umulan medettir. Beyhude bir çabadır. Birkaç yıl önce tüm dünyaya, “Bir tek Kürt kedisini bile Türklere teslim etmeyiz” diyen Mam Celal ile “Ben istesem bile artık Kürtler bir birlerine kurşun sıkmazlar.” diyen Kak Mesut’un sözlerini olağandan büyük kafası olan son Türk Dışışleri Bakanının duymamış olması mümkün mü?  
     Sonuç olarak evet, Türkiye insanının esenliği adına biz de artık “barış zamanı”  diyoruz. Ne yazık ki, zannediliyor ki iktidar da öyle diyor. Oysa birkaç gün  sonraki ilk duruşmada serbest kalacağını umduğumuz Suruç Belediye Başkanı Dr.Etem Şahin’in yanına AKP hükümeti son operasyonla bu kez karısı ve  her adı gibi insanım diyenin yüreğini yakacak olan üç yaşındaki oğlu AGİR’i de gönderdi.
     Savaş tamamen bitiyor mu yani, sizce barış zamanı mı şimdi?