Size de öyle oldu mu o meşum günün gecesinde?
Mesela karabasan kaplı yatağınızda sabaha dek devinip durdunuz mu sizde?
Dün gece öyleydim ben.
Ben öyle oldum.
Daha önce yüzünü hiç görmediğim çam yarması, “insana benzeyen” hain bir
canlının üstüme çullanmasından bir türlü kurtulamıyordum.
Bütün gece yüzüme yumruk yedim.
İyi de, tüm ilerlemiş yaşıma rağmen neden kendimi koruyamıyordum.
Bu “ben”miydim?
Ve yüzümde patlayan her yumruk giderek kendime duyduğum öfkeye
dönüşüyordu..
Bu ben miydim?
Kabustu her halde, şaşırmıştım, beklemiyordum, ne bileyim işte..
Kayalıklardan, yarlar, uçurumlardan düştüm bütün gece.
Soluksuz kaldım zifiri zindanlarda, anaforlarda boğuldum kaç kez.
Karıncaların istilasına uğramış bedenim sabahı zor etti
Bütün gece yağan yağmura rağmen her sabah odamı ışıtacak güneşi beklemeye
sığındım.
Bekledim, olur ya, bahar yağmuru dedim, dinmesinin hemen
ardında güneş çıkar, sayısız kez şahit olmuşumdur.
Ama öyle olmadı ne yazık, nisan yağmurlarını içinde barındıran koyu gri
bulutlar dışarıyı istila etmiş. Etraf koyu karanlık.
İçim karardı yeniden ve bu kez uyanıkken.
Gözlerim açık, dün akşama geri döndüm.
Serseme dönmüştüm, gece yarısına kadar kanal kanal gez, belki bir yerden, sağından solundan kim bilir bir başkası olamaz mı şöyle bir punduna getirecek mesela, insan/hayvan kırması bu adamın yüzüne bir kroşe geçirecek!
Fazla değil, sadece bir, kurşun falan değil, şöyle suratını dümdüz edecek bir
Kroşe!
Sırrı neredesin, hani boksördün ya gençliğinde; uzanamadı mı kolun?
Yok, yok,yok!
Boşuna arama, yok işte!
Yok olan kroşe, içimde büyüyen bir yumruya dönüşüyor giderek.
O yumruyla dışarı attım kendimi.
Çarşıya çıktım.
Sevdiğim, dert ortağım bir esnaf arkadaşıma götürdü ayaklarım.
“Gel başkan, gel” dedi.
Ahmet Türk´ün yakın arkadaşım olduğunu biliyor, sadece partiden değil, üniversite yıllarımızın da birlikte geçtiğini.
Geceden kalan cebelleşmenin yüzümdeki izleri silinmemiş olacak ki, “Çok üzülmüş olmalısın, biliyorum, benzin sap sarı” dedi.
Sessizce dinliyorum.
“Çoluk çocuk, perişandık bütün gece, yunumuzda, yakınımızda bir şekilde ölen öldürülen çok insan gördük başkan, ama Ahmet başkan´a yapılan bu hareket çok farklı bir şeydi, çok koydu bize, çoğumuzun ruhunda izi silinmeyecek çok derin yaralar açtı inanın.” dedi.
Çaylar geldi.
Daha ilk yudumu almamıştık ki, başı sarıklı, elinde bastonuyla yaşı iyice ilerlemiş bir baba dostum, kendisine hep kirve dediğim Hacı amca girdi içeriye. Görünce beni, dertli gibi gözüken yüzü az biraz açıldı, daha bir heveslendi oturmaya. Yer açtık, çay söyledik.
Ortak duygular içindeydik, dedim ya, onun da hala geceden kalan keder asılıydı yüzünde, besbelli..
Mevzuya o da girdi.
Bir yandan da karşıda televizyon, kahvaltı haberlerini veriyor, o anı, tekrar tekrar o yumruklama anını gösteriyordu.
Hacı amca, bildim bileli devlet yanlısı bir aşiretin mensubuydu. Yıllar öncesinden olan kirveliği bir yana bırakırsak, siyaseten hiçbir yakınlığımız yoktu. Küçük yer buralar, her kes her biçim hareketini bilir bir birinin, uzun süre gizleyemezsiniz zaten.
“Reis bey, inanın Ahmet bey´e atılan her yumruk, kafama balyozdu sanki. Eşim yatıncaya dek ağladı.” Sonra dolan gözlerini kaçırarak, diğer yana döndü. Dudakları titredi, daha fazla dayanamadı bu kez boşalan gözleriyle gözlerimin içine baktı, isyankâr:
“Bu kadar da olmaz reis bey,” dedi, “Daha ne kadar bu bize yapılanlar sürecek?” dedi.
Şaşırdım bir an, hacı amcanın hıçkırıklarını unuttum, hayretler içerisindeyim.
Akşamdan içime çöken bedbinlik ruhumu terk etti birden. İçimdeki yumrunun
eridiğini, yüzümün açıldığını hissettim. Hacı amca, “biz” demişti, “bize”
demişti!
Ahmet´in ise bana bakan yüzü gülüyordu hep.
Next