Özet
Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakınlaştığı dönemlerde özellikle de 1990’ların Orta Doğu’sunun en önemli gelişmesi olmuşken, son dönemde aralarında çıkan krizler de dünyanın gündemine oturmuştur. Bu makalede Türkiye-İsrail ilişkileri siyasi ve askeri eksenli olarak ayrıntılı bir analize tabi tutulmaktadır.
Giriş
Türkiye, İsrail’i kurulduğu dönemde yani soğuk savaş döneminde Arap ülkelerine rağmen Amerika’ya yanaşıp NATO’ya girmek için tanımış; ama bu dönemdeki ilişkilerini Arap dünyasını da dikkate alarak hep düşük profilli tutmaya çalışmıştır. Bu durum da esasen Amerika’nın o dönemlerde Türkiye’den beklentileri ile örtüşmekteydi. Türkiye 1990’lı yılların başında Arap ülkelerinin İsrail’i tanımasıyla artık rahat bir nefes almış ve İsrail’le olan ilişkilerini açıktan yapmaya başlamıştır. Türkiye’nin 1990’lı yıllarda İsrail’le yakınlaşıp altın çağını yaşayan ilişkileri, Orta Doğu’da da en önemli gelişmelerden biri olmuştur. Türkiye’nin 2000’li yılların başına kadar daha çok askerden-askere olan dış politikası, İsrail’e de yaramış ve İsrail, bu fırsattan faydalanarak dolaylı yoldan Türkiye’nin iç ve dış siyaseti üzerine müdahaleci bir konumda bulunmuştur. Ak Parti iktidarı ile birlikte Türkiye’nin askerden-askere olan dış politikası sona ermiş ve böylece Türkiye’nin, İsrail’le olan ilişkileri de yeni boyut kazanmıştır. Türkiye-İsrail’le olan ilişkilerinde özellikle de Ak Parti iktidarıyla birlikte İsrail’le Filistin meselesinden dolayı siyasi ilişkilerde ciddi krizler yaşamış ve en son İsrail’in Mavi Marmara gemisine saldırmasıyla bu ilişkiler kopma noktasına gelmiştir.
Bu makalede Türkiye-İsrail ilişkilerinin son 20 yıllık siyasi ve askeri eksenli olarak ayrıntılarını analize tabi tutmadan evvel İsrail’in kuruluşundan bu sürece dek olan Türkiye-İsrail ilişkilerini de gözden geçirmeye yarar olacaktır.
İsrail’in Kuruluşu ve Türkiye’nin İsrail’i Tanıması
1948’de kurulan İsrail, Müslüman coğrafyasında tanınmayıp gayri meşru kabul görmüştür. İsrail, Ortadoğu’da yalnızlık politikasından 28 Mart 1949’da Türkiye’nin İsrail’i de facto(fiili durum olarak) tanımasıyla kurtulmuştu. İkinci dünya savaşından sonra başlayan soğuk savaş dönemi Türkiye’nin yalnızlığa terk edildiği bir dönemdir, Türkiye bu yalnızlıktan kurtulmak için Amerika’ya yanaşarak NATO’ya girmek istemiştir. Amerika’ya yanaşma yollarını arayan Türkiye, İsrail’i tanıyarak Amerika’ya yanaşmış ve böylece NATO’ya üye ülkeler arasına girmiştir. Bir taraftan İsrail’i tanıyıp NATO’ya girerek yalnızlık politikasından kurtulan Türkiye, öbür taraftan da İsrail’i tanıdığı için Müslüman ülkelerden büyük tepki almıştır. Türkiye, Müslüman ülkelerden yükselen tepkiyi dindirmek için “İsrail, Birleşmiş Milletlere üye olmuştur, dolayısıyla Türkiye de yeni kurulan bu devleti, Birleşmiş Milletler örgütünün evrenselliği prensibi çerçevesinde tanımıştır.şeklinde bir açıklama getirmişti.
28 Mart 1949’da İsrail’i fiili olarak tanıyan Türkiye, bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra 9 Mart 1950’de İsrail’le karşılıklı siyasal temsilciler (maslahatgüzarlar) göreve getirmişlerdir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı döneminde resmi olarak tanınıp başlayan ilişkiler Demokrat Parti iktidarı döneminde geliştirilmeye çalışıldı. İsrail’in tanınmasından iki ay sonra da Seyfullah Ersin’in Tel-Aviv’e atanmasıyla Türkiye-İsrail diplomatik ilişkileri elçilik seviyesinde başlatılmış oldu. 4 Temmuz 1950’de imzalanan ‘Ticaret ve Gümrük Anlaşması’ İsrail’le siyasi ilişkilerin ilk somut adımıydı. Türkiye, İsrail’le siyasi ilişkilerini Müslüman ülkelerden tepki görmemek için gizli yapmaya gayret gösteriyordu.
Arap-İsrail Savaşı ve Türkiye
1967 yılında başlayan Arap-İsrail Savaşı, Türkiye-İsrail ilişkileri açısından da önemli bir olay olarak gerçekleşmiş oldu. “Türkiye bu savaş sırasında açıkça Arap ülkelerinin tarafını tuttu. Türk topraklarındaki üslerin Amerika tarafından İsrail’e lojistik destek için kullanılmasına izin verilmedi.”
Arap-İsrail Savaşı ve İsrail’in bu savaşla işgal ettiği topraklardan çekilmemesi Türkiye-İsrail ilişkilerini yok denilecek dereceye kadar düşürmüş ve 1980’li yılların başına kadar böyle devam etmiştir. 1980’li yılların başında Türkiye’nin milli dava olarak gördüğü Kıbrıs meselesinde Arap ülkelerinden istediği desteği alamaması aşikar olunca Türkiye, İsrail’le yakınlaşmaya tekrar başlamış ve istihbarat ilişkilerinin geliştirilmesi yolunda bir takım çalışmalar yapılmıştır. “İsrail’in 1982’de Lübnan’a girmesiyle burada bulunan ASALA (Ermeni Terör Örgütü) kamplarına da girmiş ve elde ettiği bilgileri Türkiye ile paylaşmıştır.”
Bu dönemde İsrail, Türkiye ile ilişkilerini sıcak tutmak ve geliştirmek için büyük çabalar sarf etmiştir, özellikle de ABD’deki Yahudi lobisi, Amerikan Kongresi’nde Türkiye aleyhtarı yasa tasarılarına karşı Türkiye ile beraber mücadele etmiştir. “1989 yılında Ermeni soykırımını tanıyan bir tasarının reddedilmesinde AIPAC (Amerika İsrail Kamu Meseleleri Komitesi) önemli bir rol oynamıştır.”
Arap-İsrail Görüşmeleri ve Türkiye
Camp David Anlaşması’ndan sonra Mısır’ın İsrail’i tanımasıyla Türkiye, İsrail ilişkilerini geliştirmede rahatlamış oldu. Madrid Konferansı’yla başlayan Arap-ülkelerinin İsrail’le diyaloğu Türkiye’yi rahatlamış ve böylece İsrail’le ilişkilerini geliştirmede cesaret almıştı. “İsrail-Filistin Barış Süreci” olan 1992’de başlayıp 1993’te Beyaz Saray’da imzalanan Oslo Sözleşmesi ile artık Türkiye, İsrail ilişkilerinde yeni boyut kazanmıştı. Oslo Sözleşmesinden sonra Türkiye, İsrail’le olan ilişkilerini gizleme gereği duymayıp açıktan yapmaya başladı ve bu ilişkilerini artırarak Türkiye-İsrail ilişkilerinin altın çağına girmesini başlattı. Türk-İsrail ilişkilerinin altın çağına giden bu süreç dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in İsrail’i ziyaretiyle devam etti. “Çiller’in bu ziyaretinde iki ülke arasında siyasal, ekonomik, askeri istihbarat, su ve diğer konularda kapsamlı işbirliği yapılması yönündeki iyi niyetler ortaya kondu.”
İsrail ilişkilerine yeni boyut kazanmıştı. Oslo Sözleşmesinden sonra Türkiye, İsrail ilişkilerini gizleme gereği duymayıp açıktan yapmaya başladı ve ilişkilerini arttırarak Türkiye-İsrail ilişkilerinin altın çağına girmeyi başlattı. 14 Kasım 1993'te İsrail'i ziyaret eden ilk Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Perez’le birtakım anlaşma imzaladı. Türk-İsrail ilişkilerinin altın çağına giden bu süreç dönemin Başbakan'ı Tansu Çiller'in İsrail'i ziyaretiyle devam etti.
Çiller'in bu ziyaretinde iki ülke arasında, siyasal, ekonomik, askeri, istihbarat, su ve diğer konularda kapsamlı işbirliği yapılması yönündeki iyi niyetler ortaya konuldu.
Çiller'in bu ziyaretinde iki ülke arasında, siyasal, ekonomik, askeri, istihbarat, su ve diğer konularda kapsamlı işbirliği yapılması yönündeki iyi niyetler ortaya konuldu.
Türkiye-İsrail İlişkilerinde Ordu
Türkiye-İsrail ilişkilerinde Ordu'nun birinci etken olduğu bu dönemde İsrail, Türk Ordusuyla iyi geçinmekte ve ilişkilerini en üst seviyede tutmaya çalışmaktaydı. Türkiye-İsrail ilişkilerinde askeri anlaşmalarda İsrail tarafını Savunma Bakanlığı temsil ederken, Türkiye tarafını Ordu temsil etmekteydi. Hatta bu anlaşmaları bazen parlamento gündemine bile getirmemekte ve parlamento ile kamuoyundan gizli bir şekilde imzalanmaktaydı.
Bu anlaşmalardan 31 Mart 1994'te imzalanan Güvenlik/Gizlilik Anlaşması yük etki yaratırken, 23 Şubat 1996'da dönemin Genelkurmay 2.Başkanı Orgeneral Çevik Bir tarafından imzalanan "Askeri Anlaşma" çok büyük etki yarattı. Bu anlaşmanın içeriği Nisan ayından itibaren İsrail basını tarafından basına sızmasıyla Türkiye Parlamentosu ve kamuoyu öğrenmiş oldu. 23 Şubat 1996 tarihinde imzalanan ve büyük gürültüler koparan askeri anlaşmanın ardından, 11Mart 1996 da dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından İsrail'e en üst düzeyde bir ziyaret gerçekleştirildi.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, İsrail Devlet Başkanı Ezer Weizman'ın daveti üzerine gittiği İsrail'de Başbakan Şimon Perez’le "Anti Terör" üzerine işbirliği önerisinde bulundu. Özellikle PKK konusunda destek isteyen Demirel, Avrupa’da yayın yapan PKK yayın organı MED TV'nin kapatılması için Türkiye ile işbirliği içerisinde olmasını istedi. Terörizmle mücadele çerçevesinde bir bilgi toplama ve tasnif merkezi kurulması. Başbakan Perez ise bu isteklerin dikkate alınacağını belirtti. Ayrıca bu görüşmede Perez, İsrail'in büyük sıkıntısı olan Su Meselesi'nde Türkiye’nin kendisine su konusunda yardımcı olmasını istedi.
Bu arada Demirel'in İsrail gezisi ile ilgili olarak önemli bir anekdot dikkati çekmekteydi. Weizman, Demirel'i karşılarken "İsrail'e, İsrail'in ebedi başkenti Kudüs'e hoşgeldiniz" diyor. Demirel de ona "my good friend/iyi dostum" diye hitap ederek "İsrail'i ilk ziyaret eden bir Türk Cumhurbaşkanı olmaktan onur duyuyorum" karşılığını veriyordu. Aynı Demirel İsrail Parlamentosu'nun(Knesset)30 Temmuz 1980 de kabul ettiği bir yasayla Kudüs'ü daimi başkent ilan etmesi üzerine bu yasayı kınayıp iptalini istemiş ve İsrail'in Uluslararası kuralları ve adalet ilkesini ihlal ettiğini" belirtmişti.
11 Nisan 1996 da İsrail "Gazap Üzümleri" diye Lübnan'a bir operasyon başlattı. Özellikle BM kampında kalan sivil ölümlere büyük tepkiler yağdı. Dönemin RP Grup Başkanvekili Abdüllatif Şener bu saldırıya yönelik İsrail'in "Devlet Terörü” olduğunu belirtti.
Bu dönemde gerek RP lideri Necmettin Erbakan gerekse de kurmayları Siyonizm'i ortadan kaldıracaklarını her fırsatta beyan ediyorlardı.
Bu dönemde gerek RP lideri Necmettin Erbakan gerekse de kurmayları Siyonizm'i ortadan kaldıracaklarını her fırsatta beyan ediyorlardı.
REFAH-YOL Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri
1996 Haziranına gelindiğinde, İsrail'i endişelendiren İslamcı bir RP'nin iktidarı gündeme geldi. İsrail'in aslında RP'nin iktidar sürecini, Türkiye ile olan ilişkileri açısından biraz kaygıyla izlemekle beraber, bu ilişkilerin Türk Ordusu inisiyatifinde yürütülüyor olmasından pek de telaşa kapılıyor görüntüsü vermek istemiyordu.
İsrail'in Cumhurbaşkanı Ezer Weizman 1996 yılı haziran ayında HABİTAT ZİRVESİ'ne katılmak üzere Türkiye’ye geldiğinde açık bir şekilde RP iktidarını soruşturuyordu.
REFAH-YOL iktidarı ile Başbakan olan Necmettin Erbakan'a İsrail Başbakanı Netenyahu'dan mesaj getiren özel temsilci Devit Granit, CHP lideri Deniz Baykal'ı da ziyaret etmiş ve Erbakan başbakanlığındaki REFAH-YOL iktidarının "Türkiye'nin İsrail ve Arap politikasını değiştirebilir mi?" diye sormuş. Baykal'ın bu soruya verdiği cevap Ordu'nun söyleminin değişik bir açılımı olunca İsrail özel temsilcisi ve beraberindeki heyet rahatlamıştır.
Baykal: "Türkiye, dış politikası hükümetlere bağlı olarak değiştirilemez, bir devlet politikası olarak uygulanır. İki ülkenin yaptığı askeri anlaşma da bu çerçevede değerlendirilmeli ve bir olumsuzluk beklenmemeli" demekteydi.
REFAH-YOL iktidarı ile Başbakan olan Necmettin Erbakan'a İsrail Başbakanı Netenyahu'dan mesaj getiren özel temsilci Devit Granit, CHP lideri Deniz Baykal'ı da ziyaret etmiş ve Erbakan başbakanlığındaki REFAH-YOL iktidarının "Türkiye'nin İsrail ve Arap politikasını değiştirebilir mi?" diye sormuş. Baykal'ın bu soruya verdiği cevap Ordu'nun söyleminin değişik bir açılımı olunca İsrail özel temsilcisi ve beraberindeki heyet rahatlamıştır.
Baykal: "Türkiye, dış politikası hükümetlere bağlı olarak değiştirilemez, bir devlet politikası olarak uygulanır. İki ülkenin yaptığı askeri anlaşma da bu çerçevede değerlendirilmeli ve bir olumsuzluk beklenmemeli" demekteydi.
Netenyahu'nun özel temsilcisi aracılığıyla kutlama mesajı gönderdiği Başbakan Erbakan'a "sizinle yakın bir tarihte tercihinize göre ya İsrail ya da Türkiye’de bir araya gelmekten memnuniyet duyacağım" görüşme isteklerini bildirdi. Erbakan'ın Netenyahu ile görüşmesi söz konusu olmadıysa da, Türkiye'nin İsrail ile olan ilişkilerinde Ordunun, Cumhurbaşkanlığı'nın, Parlamento’daki diğer partilerin ve de koalisyon ortaklığı olan DYP'nin baskısını her zaman üzerinde hissetti.
RP’nin İsrail’le İlk Anlaşması
RP iktidar olmadan önce İsrail karşıtlığı yürüttüğü politikayı, iktidar olduktan sonrada devam ettirmek istediyse de özellikle Ordunun dayattığı baskılardan dolayı buna devam edemedi. İlk adım olarak da F-4 uçaklarının modernizasyonunu da kapsayan savunma anlaşmasını imzalamasıyla başladı. Başta bu anlaşmayı imzalamaya yanaşmayan Refah Partisi kendilerine verilen 5 saatlik brifingden sonra kararını değiştirerek yetkililere savunma anlaşması yapma yetkisini veren kararnameyi imzaladı.
İsrail ile ilişkiler konusunda gerek dış dünyadan gerekse içerden yapılan baskılar karşısında Erbakan gittikçe edilgenleşmekte, bu edilgenlik İsrail’le ilişkilerin geliştirilmesinden yana olan kesimleri cesaretlendirmekteydi. Artık Erbakan için İsrail'le ilişkilerde sorun çıkarmamak, iktidarında sorunla karşılaşmamak anlamını taşıyordu. Nitekim Erbakan, İsrail’le siyasi ve ekonomik ilişkiler konusunda idare edici, sorun çıkarmayan bir politika izlemeye çalışırken, askeri alanlardaki ilişkilerde ise sadece imza ve onay görevini üstlenmiş pozisyona düşmüştü. Kendinden önceki hükümetlerin hep gündeminde olan ama bir türlü pratize edilemeyen F-4 uçaklarının İsrail tarafından modernize edilmesi projesini de onaylamak yine Erbakan'a nasip olmuştu.
Türkiye-İsrail ilişkilerinde 1993 yılından 1996 yılı Ekim ayına kadar olan sürede 13 anlaşma imzalanmışken 1996-1997 yıllarının ilk aylarında toplam 20 anlaşmanın imzalanması RP iktidarının nasıl bir baskı altında nasıl siyaset yaptığını göstermektedir. Erbakan'ın bir yıllık iktidarı döneminde dış ilişkilerde Amerika ve İsrail'in ve de içeride laik kesimin büyük rahatsızlığına neden olduğu İslam ülkelerine yaptığı ziyaretler oldu.
Türkiye’deki laik kesim Erbakan'ın İslam ülkelerine olan bu ziyaretlerini 70 yıllık Cumhuriyetin dış politikasından bir sapma olarak değerlendiriyor ve rahatsızlıklarını açık bir şekilde beyan ederek RP üzerinde baskı kuruyorlardı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, İsrail Genelkurmay Başkanı Orgeneral Amnon Shakak'ın resmi davetlisi olarak 24 Şubat 1997'de İsrail'e gitti. Bu görüşmede İsrail, Erbakan'ın İslam Ülkelerini ziyaretinden, özellikle de İran ile geliştirdiği ilişkilerden rahatsızlıklarını belirtip bu ilişkilerin Türkiye-İsrail ilişkilerine olumsuz yansıyabileceği kaygılarını belirtiyorlardı.
Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, (İsrail'in önde gelen gazetelerinden Ha'aretz'in sorularını yanıtlayıp) İsrail'in kaygılarını gidermeye çalıştı. 23 Şubat 1997 tarihli Milliyet Gazetesi bir ziyareti şöyle yansıtıyordu: "Karadayı dün başladığı ziyaret öncesinde İsrail'in önde gelen gazetelerinden Ha'retz'in sorularını cevapladı. Genelkurmay Başkanı, gazetelerin RP lideri Erbakan başkanlığındaki hükümetin son dönemlerde İran ile geliştirdiği ilişkilere dayanarak yönelttiği "know-how'ının üçüncü ülkelere transfer edilmesi konusunda endişelenmesi için bir neden var mı?" yolundaki soruyu şöyle yanıtladı "Evrensel bir kavram olarak ülkeler arasındaki askeri işbirliği faaliyetlerinde kazanılan 'know-how'ının üçüncü bir ülkeye transferinin ancak karşılıklı mutabakat ile olabileceği gerçeği açıktır. Bu husus İsrail ile yürüttüğümüz faaliyetlerde de geçerlidir. Bu nedenle İsrail'in bu yönde bir endişe içinde olacağını sanmıyorum "Karadayı röportajda, laikliğin Türkiye'nin değişmez yapısı olduğunu dile getirdi"
25 Şubat’ta Genelkurmay Başkanı Karadayı'nın İsrail'in know how’larıyla igili soruya "laikliğin Türkiye'nin değişmez yapısı" olduğunun ne anlama geldiğini 3 gün sonra 28 Şubat’ta toplanan Milli Güvenlik Kurulu Toplanıtsı’yla Türkiye başta olmak üzere tüm dünya öğrenmiş olacaktı.
Türkiye-İsrail İlişkileri Bağlamında 28 Şubat Postmodern Darbe
Türkiye’de laik kesim başta olmak üzere İsrail ve Amerika'nın İslamcı bir partinin iktidarda olma rahatsızlığı her geçen gün artarken dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'in dediği "Demokrasiye Balans Ayarı" vakti de 28 Şubatla gelmiş bulunuyordu. Çünkü ordu, demokrasiye balans ayarı vermek istediği bahanesini bulmuştu. O da Ankara’nın Sincan ilçesinde düzenlenen "Kudüs Günü" etkinliğiydi. Aslında on yılı aşkındır Türkiye’nin hemen her yerinde kutlana gelen bir rutin "Kudüs Günü" Erbakan'ın başbakan olmasından dolayı basında çok farklı yansıtıldı ve postmodern darbeye zemin hazırlatıldı.
Türkiye’de her yıl olduğu gibi o yıl da Ramazan ayının son Cuma'sı olarak ilan edilen "Dünya Kudüs Günü" 31 Ocak'ta Sincan'da yaklaşık 500 kişinin izlediği bir toplantıyla kutlandı. Gecede Kudüs ve Filistin meselesi ele alınmış ardından da İran Büyükelçisi M. Rıza Bagheri ve Sincan'ın Refah Partili Belediye Başkanı Bekir Yıldız birer konuşma yapmıştı. Ertesi gün Türk Medyası bu gece için "Şeriat Provası" manşetleri ile okurlarının karşısına çıktı ve postmodern darbeye giden süreci hızlandırmış oldu.
Sincan'ın Belediye Başkanı Bekir Yıldız, İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından 3 Şubatta görevden alındı ve Ankara DGM tarafından tutuklandı. İran Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığına çağrılarak protesto edildi. 4 Şubat günü 15 tank ve 20 kariyer, Sincan ilçesinden geçerek hükümete gözdağı verdi.
Sincan'ın Belediye Başkanı Bekir Yıldız, İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından 3 Şubatta görevden alındı ve Ankara DGM tarafından tutuklandı. İran Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığına çağrılarak protesto edildi. 4 Şubat günü 15 tank ve 20 kariyer, Sincan ilçesinden geçerek hükümete gözdağı verdi.
24 Şubatta İsrail'e giden Genelkurmay Başkanı Karadayı 27 Şubatta Türkiye’ye döndü ve ertesi gün Türkiye tarihinin en uzun MGK toplantılarından olan ve bundan sonraki siyasal ve sosyal gelişmeleri belirleyen 8 saat 45 dakikalık MGK toplantısı yapıldı.
MGK toplantısında alınan kararlar tamamen siyasete müdahaleydi ve bu müdahale Türkiye tarihinde "Postmodern Darbe" olarak kayıtlara geçti.
MGK toplantısında alınan kararlar tamamen siyasete müdahaleydi ve bu müdahale Türkiye tarihinde "Postmodern Darbe" olarak kayıtlara geçti.
Ordunun baskısı altında siyaset üretmeye çalışan RP 28 Şubattan sonra artık siyaset yapamaz duruma geldi. Baskılar her geçen gün artarken İsrail ile yeni anlaşmalar da tüm hızı ile devam ediyordu. Çevik Bir'in 1997 Nisanında İsrail'i ziyaret ediyor ve bu ziyaretin amacı ise Türkiye-İsrail ve Amerika arasında gerçekleştirilmesi düşünülen ilk askeri tatbikattı. Çevik Bir, Türkiye'ye döndükten sonra bu tatbikat için tarih ve çalışmalara başlarken bu sefer sadece imza ve onay memuru vazifesine düşen başbakanlıktan imza ve onay çıkmadı. Başbakan Erbakan bir taraftan ordu baskısına maruz kalırken öbür taraftan da İsrail ile yapılan çalışmalardan dolayı seçmenleri tarafından büyük tepkilere maruz kalıyordu ve bu seçmenlerin tepkisini dindirmek için askeri tatbikat anlaşmasına yanaşmayıp imza atmadı.
Askeri tatbikata imza atmayan Erbakan karşısında Ordu, baskısını çok arttırdı ve sonunda Başbakan Erbakan 18 Haziran 1997'de Çankaya Köşkü'ne çıkarak Cumhurbaşkanı Demirel'e istifa mektubunu sundu.
Askeri tatbikata imza atmayan Erbakan karşısında Ordu, baskısını çok arttırdı ve sonunda Başbakan Erbakan 18 Haziran 1997'de Çankaya Köşkü'ne çıkarak Cumhurbaşkanı Demirel'e istifa mektubunu sundu.
Erbakan'ın istifasıyla Refah-Yol dönemi kapanmış oldu. Refah-Yol iktidarından sonra Mesut Yılmaz Başbakanlığında ANASOL-D Hükümeti iktidara geldi ve böylece laik kesim başta olmak üzere Ordu ve İsrail de rahatlamış oldu. Yeni Hükümetin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, İsrail ile siyasi ve askeri ilişkiler konusunda güvenceler veriyordu. Dışişleri Bakanı Cem Türkiye'nin Ortadoğu'da çok önemli bir denge unsuru olduğunu belirterek İsrail ile ilişkilerin iyi yönüyle süreceğini ifade ediyordu.
Yeni hükümetin İsrail'e yönelik iyi yönlü mesajları Amerika'daki etkinlikleri ile bilinen Yahudi Lobileri tarafından da cesaretlendiriliyordu. Bu cesaretlendirme örneklerinden bir tanesi de henüz 4 aylık Başbakan olan Mesut Yılmaz'a Amerika'da İsrail ve Yahudi karşıtlarıyla mücadele amacıyla kurulmuş dünyanın en etkin Yahudi kuruşlarından "Anti Defamation Leaguge(ADL)" tarafından "Seçkin Devlet Adamı" ödülü verilmesiydi.
ANASOL-D hükümetinin iktidarıyla Türkiye-İsrail ilişkilerinin sıcaklığını fırsat bilen İsrail 22 Aralık 1997'de Türkiye'ye İsrail Savunma Bakanı ile birlikte üst bir heyet gönderip ilişkileri daha arttırmanın ve de Erbakan döneminde yapılamayan askeri tatbikatın yapılması görüşmelerini yaptılar. Görüşmeler nihayetinde 1998 yılının hemen başında 5 Ocak'ta, daha öncesinde iptal edilmiş olan bu askeri tatbikat büyük bir şov ile yapıldı. Bu askeri tatbikattan dolayı İKÖ (İslam Konferans Örgütü) toplanmış ve de Türkiye-İsrail ilişkileri sert bir dille eleştirilmişti.
Türkiye ile İsrail arasında askeri ve güvenlik yönü ağır basan ilişkilere ekonomik boyutlar da kazandırmaya yönelik girişimler bölge ülkeleri tarafından da yakından izleniyordu. El-Hayat Gazetesi 14 Şubat 1998 tarihli sayısında Irak Ekonomi Uzmanı Abdulhamid el-Kifai Türkiye-İsrail ilişkilerinin ekonomik boyutunu incelediği yorumunda şu ifadelere yer veriyordu: "İsrail, Türkiye'ye teknik ve elektronik alanlarda yardımda bulunurken, Türkiye de İsrail'e hammadde yardımında bulunuyor. Bu iki ülkenin ticari bağlantısında İsrail'in satıcı ve karlı çıkan taraf olduğu görülüyor. Öte yandan İsrail, Suriye, Irak ve İran'ı kendine düşman olarak görmektedir. İsrail, Türkiye'nin komşu ülkelerle olan su, toprak ve İslamcı akımlarla, ayrılıkçı Kürtleri destekleme konusundaki ihtilaflarından istifade ediyor. Bu nedenle aralarındaki stratejik işbirliği nedeniyle Türkiye'ye ekonomik yönden yardımda bulunuyor. Güvenliği kuvvetlendiriyor. İsrail bütün bunları, bölgenin güvenliğini sağlaması hesabıyla yapıyor”.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin her geçen gün daha da artıp farklı boyutlar kazanmasıyla Orta Doğu ülkelerinin dışında AB tarafından da dikkatle izleniyordu ve bu ilişkilerin bazı boyutları farklı gerekçe ve ifade ediş biçimiyle kabul görmüyordu.
21 Ağustos 1998 tarihinde gündeme gelen bir olay Avrupa Birliği'nin Türkiye-İsrail işbirliğine bakışını yansıtması bakımından dikkat çekicidir.
"İsrail, Türkiye'nin AB ile gümrük birliği ilişkisinin avantajlarından yararlanarak kendi mallarının Türkiye üzerinden AB ülkelerine satılması önerisi getirilmişti. Türkiye ve İsrail, bu öneri çerçevesinde İsrail mallarının AB pazarlarına girişi için Brüksel'e başvuruda bulunmuşlardır. Ancak bu başvuru 21 Ağustos 1998'de Brüksel tarafından reddedildi. Reddetme gerekçesi ise "Türkiye 1999 başından itibaren Pan-Avrupa kümülasyon sistemine dahil edilecek. İsrail ise Akdeniz kümülasyon sistemine alınacak. Ayrı sistemlerde yer alacağınız için şu anda işbirliği yapmamız erken. Birkaç yıl sonra tekrar iki sistemin nasıl işbirliği yapacağı gündeme geldiğinde bu öneriniz yeniden incelenebilir."
Bu da AB'nin Türkiye ile İsrail'e ayrı ayrı konumlar biçtiğini ve şu an ki Türkiye-İsrail ilişki biçiminin AB tarafından uygun görülmediğini gösteren diplomatik bir mesaj olarak algılanabilir.
21 Ağustos 1998 tarihinde gündeme gelen bir olay Avrupa Birliği'nin Türkiye-İsrail işbirliğine bakışını yansıtması bakımından dikkat çekicidir.
"İsrail, Türkiye'nin AB ile gümrük birliği ilişkisinin avantajlarından yararlanarak kendi mallarının Türkiye üzerinden AB ülkelerine satılması önerisi getirilmişti. Türkiye ve İsrail, bu öneri çerçevesinde İsrail mallarının AB pazarlarına girişi için Brüksel'e başvuruda bulunmuşlardır. Ancak bu başvuru 21 Ağustos 1998'de Brüksel tarafından reddedildi. Reddetme gerekçesi ise "Türkiye 1999 başından itibaren Pan-Avrupa kümülasyon sistemine dahil edilecek. İsrail ise Akdeniz kümülasyon sistemine alınacak. Ayrı sistemlerde yer alacağınız için şu anda işbirliği yapmamız erken. Birkaç yıl sonra tekrar iki sistemin nasıl işbirliği yapacağı gündeme geldiğinde bu öneriniz yeniden incelenebilir."
Bu da AB'nin Türkiye ile İsrail'e ayrı ayrı konumlar biçtiğini ve şu an ki Türkiye-İsrail ilişki biçiminin AB tarafından uygun görülmediğini gösteren diplomatik bir mesaj olarak algılanabilir.
İsrail’in Kürt Politikası ve Türkiye
Türkiye-İsrail ilişkilerinde İsrail'in Kürt politikası önemli yer tutar. İsrail kimi zaman Türk ordusunun savaş halinde olduğu PKK ile iletişim halindeyken kimi zaman da PKK hakkında Türkiye’ye istihbarat paylaşımı yapmaktaydı. Özellikle PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Suriye’den çıkarılması süreci İsrail-Türkiye stratejik diyaloğu ve istihbarat paylaşımı ile çok yakından ilişkiliydi. Pek çok analizcinin de dikkat çektiği gibi eğer İsrail istihbaratı MOSSAD tarafından Türkiye'ye bilgi verilmeseydi Türkiye, PKK'nin Suriye içindeki kamplarını bombalamak gibi bir tehditte bulunmayacaktı. İsrail-Türkiye askeri beraberliği olmasaydı Türkiye, Suriye içindeki bu kampları bombalama tehdidi için kendisine o kadar güvenmeyebilirdi.
Türkiye'nin tehditlerdeki kararlılığı Suriye sınırına asker yığmaya kadar varırken, Suriye Abdullah Öcalan'ı Suriye’den çıkartmasıyla Türkiye-Suriye arasındaki bu gerilim sona ermiş oldu. Abdullah Öcalan'ın Suriye’den çıkarılmasında olduğu gibi onun yakalanmasında da hep Türkiye-İsrail ilişkilerinden söz edildi.
Yaygın bir kanaate göre Abdullah Öcalan Kenya'dan CIA ve MOSSAD ajanları tarafından yakalanarak Türkiye'ye iade edilmiş, MİT'e ise sadece onu uçakla Türkiye'ye getirmek kalmıştı. Öcalan'ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi büyük oranda MOSSAD ile ilişkilendirilse de İsrail'in resmi yaklaşım itibariyle Öcalan'ın yakalanmasında MOSSAD rolünü kabul etmek istemedi.
Öcalan'ın yakalanışından 3 gün sonra MOSSAD'I suçlayan Kürtler Avrupa’daki konsoloslukları protesto ettiler. Bu protestolardan biri de Berlin’de oldu ve Berlin’deki protestoda 3 Kürt protestocu öldürüldü. Bunun üzerine İsrail, Kürtlerin İsrail’den intikam girişimlerine girme kaygısını yaşadı.
18 Şubat 1999 tarihli İsrail'in Jarusalem Post gazetesinde Joel Grenberg imzasıyla şu yorumlara yer veriliyordu:"İsrail rolünü reddetmekte; ancak Türkiye ile ilişkilerinden dolayı intikam girişimlerinden endişe etmektedir. Çarşamba günü Berlin Konsolosluğu'nun önünde 3 Kürt protestocunun öldürülmesinin ardından, İsrail’de intikam girişimleri kaygısı yaşanmaktadır. İsrail, Türkiye ile güçlü askeri ilişkilerinden dolayı zaten Kürt şiddetinin hedefi durumundadır. Tutuklu durumundaki Kürt Lider Abdullah Öcalan'ın takipçileri İsrail'in denizleri aşan istihbarat servisi MOSSAD'ı Öcalan'ın izlenmesine yardım ettikleri suçlamasında bulunmuşlardır. Türkiye ve İsrail'in Kürdistan İşçi Partisi'ne karşı ortak bir "Kirli Savaş'a giriştiklerini iddia etmektedirler. Ancak Jarusalemdeki analistter, İsrail'in Türkiye'ye antiterör yardımında bulunduğunu kabul ederken, yakalanma olayında bir yardımı olmadığı sonucuna ulaştıklarını söylemektedirler".
İsrail, Berlin Konsoloslukları önünde öldürülen 3 Kürt genci için saldırı kaygılarından dolayı Kürtlerden resmen özür dileyerek, Türkiye'ye rağmen PKK ile ilişkilerini geliştirmek istediğini ortaya koydu. PKK çevreleri de Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının hemen ardından suçladıkları MOSSAD'I dolayısıyla İsrail'i hedef aldılarsa da daha sonra da soğukkanlı davranmaya özen gösterdiler.
Öcalan yakalandıktan sonra mahkemedeki ifadelerinde de görüldüğü gibi başta Yunanistan olmak üzere Avrupa ülkelerini, Suriye ve İran gibi komşu ülkeleri suçlamasına rağmen İsrail ve Amerika'ya yönelik en küçük bir suçlamada bulunmadı.
Türkiye-İsrail İlişkilerinde Yeni Süreç
1990'lı yıllarda özellikle 1990'lı yılların ikinci yarısında altın çağını yaşayan Türkiye-İsrail ilişkileri 2000 yıllarının sonlarına doğru yaşanan bazı gelişmelerden dolayı olumsuz etkilenmeye başladı. Ehud Barak'ın Başbakanlığı döneminde Filistin ile çıkmaza giren "Barış Süreci" dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron'un28 Eylül 200 tarihinde provakatif bir şekilde Harem-i Şerif'e girmesiyle bütünüyle ölmüştü. Şaron'un Harem-i Şerif'e çıkması, Ortadoğu yangınına benzin dökmekti, onun bu kışkırtıcı adımı Filistin’de el-Aksa intifadasının başlamasına sebep olmuştu.
İsrail, Filistin'e her geçen gün şiddetini arttırıp saldırırken, Ortadoğu ülkeleri İsrail'in saldırılarına karşı tepkilerini arttırıyordu.11 Eylül 2001'de New York'ta "İkiz Kuleler"'e yapılan saldırı sonrasında ABD'nin dünyaya dayattığı "Terörle Mücadele"ve önleyici varoş söylemleri Şaron liderliğindeki İsrail'i rahatlatmıştı ve böylece İsrail'in Filistin’e yaptığı bu saldırıları kendince meşru sayıyordu.
İsrail'in, Filistinlilere yönelik şiddeti artarak sürerken Türkiye'de de tepkiler yükseliyordu. Türkiye’de tank modernizasyonu işinin ihalesiz olarak İsrail'e verilmesi gittikçe daha yüksek dozda eleştiriliyordu. Bu konudaki eleştirilere muhatap olan dönemin Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu, kararı Başbakan ve Genelkurmay Başkanının da katıldığı Savunma Sanayii ve İcra Komitesinin aldığını söylemekteydi.
Bu konuda Doğru Yol Parti'si tank anlaşmasıyla ilgili usulsüzlük iddialarını soru önergesi haline getirmekte AKP Grup Başkanı Bülent Arınç" bu anlaşma Filistin’de 40 kişinin öldüğü gün imzalanmamalıydı. Bu ihale iptal edilmelidir" demekte. Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan da Ecevit'ten tank ihalesinin iptal edilmesini isteyerek" Tank modernizasyonu ihalesinin Genelkurmay baskısı ile İsrail'e verdiğine inanmıyoruz, sorumluluk, bürokratların değil hükümetindir" demekteydi.
Bütün bulara rağmen dönemin Başbakanı Bülent Ecevit İsrail ile yapılan anlaşmanın iptal edilmesinin söz konusu olmadığını söylemekte ve "Tank anlaşması imzalanmıştır. İsrail ile ilişkilerimizi yeniden değerlendiririz, fakat bu, geride kalmış bir konudur" diye cevap veriyordu.
Türkiye’de tankların İsrail'e ihalesiz olarak verilmesine yönelik tepkileri zirveye taşıyan husus şüphesiz İsrail'in 2002 yılında Filistin'e yönelik insanlık dışı boyutlara taşıdığı saldırılardı. Filistin bu saldırılar sonucunda adeta deprem enkazı altında kalmış görüntüler bırakıyordu.
İsrail tüm dünyanın gözü önünde kelimenin tam anlamıyla devlet terörü uygulayarak cinayetler işliyordu. İsrail'in bu insanlık dışı saldırıları, tank ihalesin İsrail'e ihalesiz bırakan dönemin başbakanı Ecevit'in bile sabrını taşıtmıştı. Ecevit bu saldırılar sonrasında 2002 Nisa ayında partisinin bir grup toplantısında sert bir çıkış yaptı ve İsrail'i soykırım yapmakla suçladı. Ecevit'in "Soykırım" sözü ABD'deki Yahudi lobisi üzerinde soğuk duş etkisi yapmıştı."Soykırım" sözüne ABD resmi çevreleri ve Yahudi Lobilerinden yükselen tepki o kadar sarsıcı oldu ki Ecevit defalarca özür dilemek zorunda kaldı.
İsrail tüm dünyanın gözü önünde kelimenin tam anlamıyla devlet terörü uygulayarak cinayetler işliyordu. İsrail'in bu insanlık dışı saldırıları, tank ihalesin İsrail'e ihalesiz bırakan dönemin başbakanı Ecevit'in bile sabrını taşıtmıştı. Ecevit bu saldırılar sonrasında 2002 Nisa ayında partisinin bir grup toplantısında sert bir çıkış yaptı ve İsrail'i soykırım yapmakla suçladı. Ecevit'in "Soykırım" sözü ABD'deki Yahudi lobisi üzerinde soğuk duş etkisi yapmıştı."Soykırım" sözüne ABD resmi çevreleri ve Yahudi Lobilerinden yükselen tepki o kadar sarsıcı oldu ki Ecevit defalarca özür dilemek zorunda kaldı.
AKP Dönemi ve Türkiye-İsrail İlişkileri
3 Kasım 2002 seçimlerin oyların %30'unu alan AKP tek başına iktidar oldu. AKP Genel Başkanı R.Tayip Erdoğan'ın siyasi yasaklı olmasından dolayı 3 Kasımdan sonra kurulan yeni hükümetin Başbakanlığını, Refah Partisinde görev yapmış etkili isimlerden biri olan Abdullah Gül üstlendi. 28 Şubat sürecinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun gerekirse bin yıl sürer dediği "28 Şubat” anlayışı Türkiye’nin siyasi hayatında etkinliğini sürdürüyordu.
Refah Partisi'nin büyük ölçüde eski kadrolarına ve tabanına sahip olan AKP de bu siyasi durumun farkındaydı. Bu siyasi durumun özellikle başörtüsü ve İsrail ile ilişkiler farkında olan AKP, RP’den çok farklı politikaya sahip olduğunu göstermek istiyordu. Fakat AKP'nin iktidar olduğu sırada İsrail Ortadoğu barışını söndürmüş, işlediği insanlık dışı cinayetlerden dolayı dünyanın büyük tepkisini almıştı. AKP de bu dönemde İsrail’le ilişkiler konusunda mesafeliydi. AKP iktidarı İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırım yaptığını söyleyen Ecevit’ten almıştı.
Mayıs 2004'te İsrail'in devlet terörü işlediğini söyleyen Erdoğan 2004'te de randevu talebinde bulunan Şaron'a olumsuz yaklaşıp, randevu isteğin reddetmişti. Oysa RP döneminde dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Davit Levy'e randevu vermek istemeyen Erbakan’ın başına ordu tarafından büyük işler açılmıştı. Ayrıca Ecevit'in "Soykırım" sözü de ordu tarafından büyük tepki ile karşılanmıştı. Erdoğan bu çıkışlar karşısında ordudan herhangi bir tepki almadı. Ordunun Erdoğan'a tepki vermemesinin en büyük etkeni analistler, İsrail'in Kuzey Irak'tan Kürt gruplarla giriştiği etkin bir işbirliği olarak göstermektedirler. Özellikle ABD'nin Irak işgalinden sonra İsrail'in 50.000 Kürt Peşmergesinin eğitimini üstlenmesi Türkiye Genelkurmayını da epey rahatsız etmekteydi.
İsrail'in; Irak, Suriye ve İran'ın Kürt bölgelerine askeri ve istihbari uzmanlar gönderdiğine ve Kürt Komando Birliklerine eğitim sağladığına ilişkin haberler, Türkiye'nin İsrail’e yönelik hassasiyetini ve tepkisini daha da arttırdı. Başbakan Erdoğan'ın İsrail'e yönelik sert mesajları ve Şaron'u kabul etmemesi, gerek halk nezdinde gerekse Arap dünyasında büyük memnuniyet yaratmaktaydı.
Türkiye'nin İsrail karşısında takındığı bu sert tavırlara rağmen ilişkilerini sürdürmekteydi. Özellikle askeri sanayiye ilişkin 800 milyon dolarlık bir ticari ilişkinin müzakerelerini sürdürmekteydi. Türkiye İsrail’le bu dönemde "Anans"akıllı füzeleri, insansız hava uçakları, elektronik harp kameraları, "Litening" gece uçuş sistemleri ve tank modernizasyonu müzakereleri yapılıyordu.
Türkiye'nin İsrail ile olan bu ilişkilerine dönemin İsrail İstanbul Başkonsolosu Amira Arnon şöyle ifade ediyordu."Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkiler sağlam ve istikrarlıdır, ilişkiler eskisine kıyasla daha iyi bir düzeyde sürüyor, Türkiye ile ilişkilerde AK PARTİ geldikten sonra hiç bir olumsuz değişiklik hissedilmedi. Durum sadece iyi değil, daha da iyidir"
Daha önce de belirtildiği gibi AKP iktidarının İsrail'e yönelik sert çıkışları konjoktürel bir durumdu, nitekim AKP halkın sempatisini kazanmasında bu durumda karlı çıkmıştı. Başbakan Erdoğan'ın İsrail için "Devlet terörü" ifadesini kullanması ve Şaron'u kabul etmemesi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde soğukluk olduysa da daha sonra AKP bu ilişkileri yumuşatmak için gereken çabayı gösterdi.
"21 Temmuz 2004'te Mısır'ın başkenti Kahire’de 6.sı yapılan "Irak'a Komşu Ülkeler Dışişleri Bakanları" toplantısında İsrail'in Kuzey Iraktaki faaliyetleri gerekçe gösterilerek Suriye ve İran tarafından kınanması AKP hükümetinin girişimiyle önlendi. Toplantıda İran ve Suriye İsrail’in Irak içinde Kürt gruplarla yürüttüğü gizli faaliyetleri gündeme getirmiş ve ortak tavır konmasını istemişti.”
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve beraberinde bazı AKP milletvekilleriyle İsrail'e ziyarette bulunmuştu. Son olarak 1 Mayıs 2005 de Başbakan Erdoğan, İsrail'i ziyarette bulunarak ilişkilerin normalleşmesine vesile olmuştu. Erdoğan'ın bu ziyaretini, İsrail'in Türkiye Büyükelçisi Pinhas Avivi şöyle ifade ediyordu: "Türkiye-İsrail arasında yaşanan son gerginlikler, 'aileler arası' değil "aile içi" bir tartışmaydı".
Ayrıca Avivi bu tartışmaların sürdüğü yılın, iki ilişkiler arasından en iyi yıl olduğunu belirtmekte ve iki taraf arasındaki ticaretin savunma sanayi işbirliği hariç 2 milyar doları aştığını söylemekteydi. Başbakan Recep Tayip Erdoğan bu ziyarette İsrail Cumhurbaşkanı Mashe Katsav ve Başbakan Ariel Şaron ile görüştü.
İsrail 2004'te Hamas lideri Şeyh Ahmet Yasin’i suikast düzenlemesini devlet terörü yaptığını ifade ederek suçlayan Erdoğan, bu sefer daha ılımlı mesajlar vererek Türkiye’de yaşayan "30.000" Yahudi kökenli vatandaşın ve İsrail'e Türkiye’den göçmüş 100.000 kişinin iki ülke arasında bir köprü olduğunu vurgulamıştır. Daha da önemlisi anti-Semitizmin bir insanlık suçu olduğunu ifade etmiştir.”
Türkiye-İsrail ilişkileri Erdoğan’ın ziyaretiyle düzelirken, Ocak 2006 Filistin seçimlerinde HAMAS birinci çıkmış ve seçimlerden sonra HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal, Türkiye’yi ziyaret etmişti. Meşal’in Türkiye ziyareti, Türkiye-İsrail arasında yeni bir gerginlik çıkarmıştı. Çünkü HAMAS, İsrail nazarında terör bir örgüt olarak kabul görülmektedir; dolayısıyla Türkiye’nin HAMAS liderini ağırlaması İsrail’in büyük tepkisine yol açmıştı.
İsrail Büyükelçisi Pinhas Avivi duruma: “Bu görüşmeye karşıyız. HAMAS oyunun kurallarını kabul edene dek Türkiye HAMAS’la görüşmemeli” şeklinde tepki vermiş, İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ra’anan Gissin de Türkiye’nin ikili ilişkileri derinden yaralayacak bir hata yaptığını belirterek ‘biz Abdullah Öcalan ile görüşseydik siz ne derdiniz?” sorusunu sormuştu.
Bu gelişmelerden sonra ilişkilerde var olan kriz ve ardından gelen yumuşama 27 Aralık 2008’de İsrail’in Gazze’ye karşı giriştiği ‘Dökme Kurşu Operasyonu’na dek sürmüştür. Nitekim bu sürece kadar Türkiye, İsrail-Suriye arasında ciddi bir arabuluculuk görevini üstlenmişti. İsrail Başbakanı Olmert, ‘Dökme Kurşun Operasyonu’ndan beş gün önce Ankara’ya yaptığı ziyarette bu operasyonun planını bilmesine rağmen Türkiye’ye bahsetmemişti. Olmert’in 22 Aralık’ta Ankara’ya yaptığı bu ziyaretin gündemi İsrail-Suriye barışı görüşmeleriydi. Ancak görüşmelerde HAMAS ve Gazze üzerine konuşulurken Olmert bu konuyu hızlıca geçerek “Türkiye’den Gazze’ye yapılan yardımların kesilmeyeceği’ sözünü vererek bu konu üzerinde daha fazla konuşmaktan çekinmişti.
Olmert’in, İsrail’e dönmesinden sadece beş gün sonra İsrail, Gazze’ye karşı ‘Dökme Kurşun Operasyonu’nu başlatmış. Türkiye ise bu operasyona sert tepki göstererek, bu operasyonun kendisinin iyi niyetine ve arabuluculuk rolüne büyük saygısızlık olarak yorumlamıştı. Erdoğan, İsrail’i saldırgan ülke olarak tanımlamış ve Gazze’yi ‘açık hava hapishanesi’ olarak nitelendirerek, operasyonun barışa indirilmiş büyük bir darbe olduğunu yorumlamıştı. Bu operasyon sonucunda Gazze’deki insani tradejiye sessiz kalınamayacağını ve özellikle Birleşmiş Milletlere büyük sorumluluk düştüğünü kaydeden Erdoğan, Türkiye’nin barışa yönelik gayretlerinin devam edeceğini de belirtmişti.
Davos’ta “One Minute”
İsrail’in Aralık 2008 sonunda Filistin’e saldırmasıyla Türkiye-İsrail arasında gerginleşen ilişkiler, Ocak 2009’da İsviçre’nin Davos kasabasında ‘Davos Ekonomik Forumu’nda daha da gerginleşti.
Davos Ekonomik Forumu’nda “Gazze: Orta Doğu’da Barış Modeli” başlıklı panel Türkiye-İsrail ilişkilerini yeni bir noktaya taşıdı. Başbakan Erdoğan, panelde yanında oturan İsrail Cumhurbaşkanı Perez’i İsrail’in Gazze’de ölçüsüz güç kullandığını vurgulayarak eleştirirken; Perez ise “Siz roketler altında kalsanız tepkiniz ne olur? Burada bir tanımlama sorunu vardır. HAMAS çirkin bir diktatörlüktür. Şu anda HAMAS’ın neden olduğu sorunlarla uğraşıyoruz. Gazze’ye yardımı biz değil HAMAS engelliyor” demiş oturum yöneticisi Ignatius’da söz hakkı isteyen Başbakan Erdoğan panel yöneticisinin söz hakkı vermek istememesine karşılık Perez’e dönerek, “ Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak, bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüz, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum.” diyerek, panel yöneticisine de tepki göstererek salondan ayrılmıştı. Bu olayın ardından şimdiye dek devam eden kriz-yumuşama-normalleşme-kriz döngüsü kırılmanın eşiğine gelmişti.
Başbakan Erdoğan’ın Davos çıkışı tüm dünyada geniş yankı bulmuş, İsrail’iln Jerusalem Post gazetesi de habere geniş yer vermişti. “ İsrail, Erdoğan’ın uzun azarlamalarından gitgide daha yoruluyor ve Türklerin peşinden gitme olasılığı gitgide düşüyor” ayrıca Türkiye’de Mart ayında gerçekleşecek yerel seçimler için de “tabanına oynadı” gibi yorumlarda bulunmuştu.
Davos gerginliği yankıları sürerken İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Avi Mizrahi’nin Davos olayına ilişkin “Erdoğan, aynaya baksın” yönündeki sözlerine Ankara’nın notayla karşılık vermesi ilişkilerdeki krizi iyice tırmandırmıştı.
Türkiye-İsrail ilişkilerinde Davos Krizi, etkilerini sürdürürken, Ocak 2010’da da bu sefer Türkiye-İsrail arasında ‘alçak koltuk’ krizi patlamıştı. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Türkiye’de yayınlanan “Kurtlar Vadisi” isimli bir televizyon dizisinde MOSSAD ajanlarının çocuk kaçakçısı olarak gösterilmesine tepki olarak, Türkiye’nin o dönemdeki Tel Aviv Büyükelçisi Oğuzçelikkol’u görüşme sırasında daha alçak bir koltuğa oturtmuş ve İsrailli basın mensuplarına bu durumu İbranice olarak ifade etmişti.
İlişkilerde En Şiddetli Sarsıntı: Mavi Marmara
İsrail’in ablukası altında bulunan Gazze Şeridi’ne insani yardım götürüp, ablukayı delerek dünyanın dikkatini bu bölgeye çekmek isteyen “Özgürlük Filosu” 6 gemiden oluşup Gazze’ye doğru yol almıştı. Bu özgürlük filosunda çeşitli ülkelerden aktivistler mevcut olsa da, hareketin esasen İnsani Hak ve Hürriyetler (İHH) adlı İslamcı sivil toplum kuruluşu tarafından organize edildiği bir gerçektir. İsrail Komandoları filonun yardımları Gazze’ye engellemek için bu filoda bulunan “Mavi Marmara” adlı gemisine saldırmış ve 9 Türk’ü öldürmüştü.
Saldırı sonrasında Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, aynı gün BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, İsrail’in katliamını korsanlık, haydutluk ve barbarlık olarak nitelemiş ve bu ülkenin uluslarası toplumdan özür dilemesi gerektiğini vurgulamıştır. 32 ayrı ülkeden 600 civarında kişinin bulunduğu filonun kıyıdan 72 mil uzakta, uluslararası sularda saldırıya uğradığını vurgulayan Davutoğlu, öldürülenlerin ailelerine, tazminat ödenmesi konusunda da ısrarcı olmuştur.
Mavi Marmara gemisinin saldırısından sonra Türkiye-İsrail ilişkilerinde özellikle de siyasi ilişkilerde kopma noktasında gelinmişken ekonomik ve ticari ilişkilerde böyle bir durum söz konusu olmamıştır.
Sonuç
Türkiye-İsrail ilişkileri, Türkiye’nin İsrail’i tanımasından günümüze dek hep sürmüştür. Bu ilişkilerde dönem dönem krizler çıkmışsa da hiç kopmamış ve normalleşmeye geçmiştir. Türkiye-İsrail ilişkilerinde geleceğe yönelik analizler yapılırken özellikle bir nokta dikkatleri çekmektedir.
Kimi gözlemciler Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmasının Türkiye’den çok İsrail’i etkileyeceğini belirtmektedir. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın Davos çıkışından sonra iddia edildiği gibi Türkiye’nin elinin zayıflanmadığı görülmektedir. İlişkilerdeki bu durumun temel kaynağı ise İsrail’in Türkiye’ye olan ihtiyacının, Türkiye’nin İsrail’e olan ihtiyacından çok daha fazla olmasıdır. Türkiye’nin jeopolitik konumu dolayısıyla İsrail, Türkiye’ye daha iyi davranmak zorundadır.
Türkiye’nin Ak Parti iktidarı ile askerden-askere Türk Dış Politikası sona ermesi ve dış politikada ki etkin rolü özellikle de Ortadoğu’daki rolü, İsrail’in Türkiye’ye karşı ilişkilerinde daha dikkatli ve onu iyi geçinme zorunluluğuna itmektedir.
Kaynakça
ANIL I., “Soğuk Savaş Sonrasında Türkiye ve Arap-İsrail Barış Süreci” Türkiye ve Orta Doğu, Tarih, Kimlik ve Güvenlik, Derleyen Meliha Benli Altunışık, Boyut Kitapları, Eylül 1999
YAVUZ M. H., “İkicilik(Duality) Türk-Arap ilişkileri ve Filistin Sorunu 1947-1994”, Türk Dış Politikasının Analizi, Derleyen Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları İst. 1994
BÖLÜKBAŞI S., “ Behind the Turkish-İsraeli Alliance; A Turkish view”, Journal of Palestine Studies, Cilt. XXIX, No.1, Sonbahar 1999.
DURSUNOĞLU A., “Stratejik İttifak” Türkiye-İsrail İlişkilerinin Öyküsü, Anka Yayınları, 2000
14 Şubat 1998, el-Hayat Gazetesi
14 Eylül 2003 Milliyet Gazetesi
www.aksam.com.tr , 2.5.2005
“Ankara PKK Benzetmesinden Rahatsız”, Hürriyet, 17 Şubat 2006.
Radikal, 30 Aralık 2008 (Murat Yetkin)
TÜR Ö. , Türkiye-İsrail İlişkileri: Yakın İş Birliğinde Gerileme? , Ortadoğu Analiz, Nisan 2009, Cilt1-Sayı 4.
GUR H. R. , (Turkey cannot broker Peace Taks with Erdoğan as PM”, The Jerusalem Post, 1 Şubat 2009.
“İsrail Ordusu: Erdoğan aynaya baksın”, Milliyet , 13 Şubat 2009.
UZER U. , Türkiye-İsrail İlişkilerinde Bunalım, Ortadoğu Etütleri, Cilt 2, Sayı 2, Ocak 2011,
Next