Farklı karakterleri içinde barındıran bir kişiliğin bu karakterlerden hangisini nerede ve ne zamanda dışa vuracağını kolay kestirmek mümkün değildir. Anlayabilmek için belki de gelişen olaylara bakarız. Ama kendimize göre yapacağımız bu testler sonucu tam bir yargıya varabilir miyiz tam emin değilim. Psikolojik ve Ruhsal devinimler, psikanalistlerin sorunu. Ama yine de fazla ileri gitmeden bu konuda bir iki şey söylemek mümkün.
Sözü Başbakan’a getireceğiz tabii.
Omuzunun biri eğik, “bıçkın Kasımpaşa’lı” tipi, zuhur ettiği İslami geleneğin “halim ve mûnis” kişilik yapılarına tersti zaten. İzleyince, ilkokuldayken derste namaz kıldıran çocuğun mahalle delikanlısı çağına geldiğinde karşısına çıkanın böğrüne saplamak üzere belinde falçete taşıyıp taşımadığından kuşkuluyum artık. Akıncı’lardaki eylemlerini derinlemesine incelemek gerekir.
Sonra geleneğin “mütevekkil olma” felsefesinin gerektirdiği “sabır”ı iyice bir içselleştirdiği anlaşılıyor; Erbakan hocasının rahle-i tedrisinden arta kalan kimi zamanlarda onu Afganistan dini gerilla liderlerinden birinin dizi dibinde fotoğraf verirken de görüyoruz.. O vakitlerde, dizine yüzüne sürdüğü adam onun için bir “idol” muydu, belki de bu gerilla liderinde kuvveden fiile bir türlü fırsat ve ortamını bulamadığı ve fakat hep gizleye geldiği “savaşkan” ruhunun bir eşini bulmuştu.
Kabul etmek gerekir ki, “mütedeyyin” dünyanın ona kazandırdığı en önemli haslet “sabır”dı; merdivenleri adım adım tırmanıyordu. il başkanlığından sonra bir dönemi hoyrat bir tembellikle harcayan CHP’den İstanbul belediyesini almak pek zor olmamıştı onun için. Demokrasiyi, bir amaç olarak değil de kafasının arkasındaki düzene ulaşmak için bir araç olarak ve hep kendisi ve kendileri için istediğini Türkiye’de çok az kişi fark edebildi. Ne yazık ki en geç fark eden de, onu kuyudan çıkarıp başbakanlığa taşıyan CHP olacaktı.
Olan olmuştu ve felek, “ yürü ya kulum” demişti bir kere.
Başbakan Tayyip’in yükselişini kuşkusuz bu kadar basit, salt, “talihin yaver gidişi”yle açıklayamayız. Kemalist devletin içine kapanık hariciyesine karşılık Medeniyetler ittifakı-küresel sermaye ilişkileri ve komşularla sıfır problem (!) gibi dışarıdan “kişilikli dış politika” gibi görünen ayak oyunları, içerideki merkez sağın yeni adayı Anadolu sermayesinin çıkışına daha bir itici güç oldu. AKP giderek muhafazakar kitlenin üzerine iyice yerleşmeye başladı. Diğer yandan ABD, öngördüğü Büyük Ortadoğu Projesi kendisiyle birlikte Uzak ve Ortadoğu batağına saplanınca, Irak hadisesinde ters düştüğü “stratejik ortağı”na bu nedenle yeniden ihtiyaç duydu. Peşpeşe gelen pozitif rastlantılar Erdoğan’ın elini güçlendiriyordu.. AKP buna karşılık ABD’den Türk Silahlı kuvetlerinin sataşmama, iktidarından uzak tutma konusunda “garanti” alınca, “Ergenekon” için düğmeye bastı. Cumhuriyet tarihi boyunca doğru dürüstü bir başçavuşa ilişemeyen geçmiş iktidarları düşünen insanlar sıra sıra omuzu kalabalıkların kodesi boylamasındaki hadiseden çıkan kazancı doğal olarak Amerikan devletine değil AKP’nin kâr hanesine yazdı.
Tayyip Erdoğan yürüyordu.
Son ekonomik krizinden de sıyrılınca kimse tutamıyordu onu artık. Girdiği son seçimden daha bir güçlenerek çıkmıştı. CHP şeklen bir ana muhalefetti artık. Ülkede AKP’yi demokrat çizgide tutacak tek bir siyasi organizasyon vardı artık; “yetmez ama evet” diyenler için bile umut, son seçimde onu Doğu ve Güneydoğu illerinde iyice bir sınırlayan gerçek bir “halk hareketi” olan Kürt muhalefetiydi.
Fakat yine de hükümetin giderek “sultanın iktidarı” olma yolundaki ayan beyan gidişinin önünde set olunamıyordu. Askerin enterne edilişiyle eş zamanlı olarak ilk iki seçimde ele geçirdiği yasama yetkisiyle yargı dizayn edilmişti zaten. Son seçimde meyvesini topladı adam. CHP ve MHP gibi sistem partilerince Ergenekon sanığı üç kişinin aday gösterilmesi sonucundaki “kriz” , benzer ve asıl sıkıntı içindeki Kürt muhalefetinin kararlı direnişini ne yazık ki gölgelemişti.
Yaratılanı yaradandan ötürü seven (!) adam “yüzde elli”nin verdiği şişinme ile krize dair CHP’nin gizli bir pişmanlığa dönüşen ve BDP’nin alt edilmez direnişi karşısında “balkon” konuşmasında siyaseten büründüğü kuzu postunu tek hamlede üzerinden fırlatmıştı.
“Tükürdüğünü yalayacaklar!” diyordu.
Tükürük!
Bir an için Turan Dursun hoca’nın “Kulleteyn” romanına gitti aklım. Kulleteyn, Müslümanların ğusul ve abdest işlerini gördükleri küçük akak bir gölcük ya da havuzdur aslında. Camilerin üstü kapalı bir bölümünde bulunur genellikle. İşlevselliklerini kısa bir zaman öncesine kadar koruyorlardı. Aynı günün sabahında ve aynı anda onlarca insan hem boy hem de normal abdestini alırlardı. Bu sırada her türlü burun, boğaz ve genital ifrazatlarını bu küçük kulleteyne boşaltırlardı. Parmaktan bile ince olsa akıyordu ya, su helaldi artık. İçinde balgam, sümük vb. boşaltımların dibe çökmesi önemli değildi.
İmam hatipli bir mütedeyyin olan başbakanımız bunları iyi biliyor olmalı ki “yalanacak” bir tükürüğün o kadar da kötü bir şey olmadığını düşünmüş olmalı.
Böyle bir fetvası yoksa kibirinden söylemiştir.
Öyle olmalı.
Siz balkondaki “tevazu” gösterisine mi kandınız yoksa.
Yüzde elliye yaslanmış ya, büyüklenmiştir aslında, ululuk iddia etmektedir, burnunu sürtmekle karşılarındakini aşağılamak istemektedir.
Kibirin, Hz. Ademe secde etmeyen şeytana ait bir özellik olduğunu unutmuştur herhalde. Ve Allah’ın, “… kibirlendi ve kafirlerden oldu.” dediğini de.
Dua etsin ki, Kürt kanadının direnişi şu sıra devletin oğlu CHP hadisesinin, ve nereden çıktıysa “futbolda şike” tantanasının gölgesindedir; fakat kaçınılmaz bir yazgı gibi aklında olsun ki “örgütlü bir halkın asla yenilemeyeceği”gerçeğiyle çok geçmeden tüm çıplaklığıyla karşı karşıya kalmaktan kaçınamayacaktır!..
Yüzde elliymiş! Peh!
Üstelik sen onu demokrasiyi salt sandık oyunu olarak görenlere yutturabilirsin. Yıllardır direnmenin destanını yazan bir halka vız gelir, vız!
Üstelik salya sümükten de iğreniyoruz.
Çok özlüyorsan kulleteyn orada.
Next