Demokrasilerde iktidar, seçilmiş olduğu kitlelerin temsil zihniyeti ile ülke kaynaklarını ve olanaklarını yönetirken kendisi gibi düşünmeyen kesim ya da kesimlerin de görüşlerini dikkate almak, değerlendirmek, dillendirmek ve çözmek sorumluluğu ile karşı karşıyadır.
Doğrudan demokrasi ülkelerin artan nüfus yoğunlukları açısından mümkün olmadığından bu iş temsili demokrasi ile gerçekleştirilir. Milletvekilleri seçilir, meclise gönderiler, sorunlar bunlara aktarılır ve meclis çatısı altında iletilen veya var olan sorunların çözüme kavuşturulması beklenir.
Temsili demokrasi ile seçilen vekillerin sorunları çözüm noktasında üstelerine düşen görevleri yapmamaları durumunda baskı unsurları kullanılarak duyarlı hale getirilmeleri sağlanır.
Beğenilmeyen uygulamaları karşısında iktidarlar muhalefet tarafından duyarlılığa davet edilir. Buda mecliste yapılan konuşmalar, basın açıklamaları, ziyaretler, toplantılar gibi eylem ve etkinliklerle gerçekleştirilir.
İktidarların bir sorun karşısında duyarsız davranmaları durumunda baskı unsuru olarak sendikalar, DKÖ’ler, Sivil Toplum kuruluşları devreye girerek iktidar erkini ellerinde bulunduranlalar üzerinde baskı yoluyla yönlendirmeler yapılır, önerilerde bulunulur. Sonraki aşamalarda ise eylemlilik süreçleri geliştirilerek halk muhalefeti gerçekleştirilir.
Bir sorun karşısında beklentilerin makul bir seviyede karşılanmaması durumunda toplumsal eylemlerin giderek yaygınlaşması sağlanır.
Ülkemizde de bir halk muhalefetinin giderek geliştiğine şahit olmaktayız. Yanlız en belirgin özellik olarak bu halk muhalef1eti yükünün bir parti ve bir halkın üzerinde yürüyor olması beraberinde bir takım risklerde taşımaktadır.
Konu ülkenin içerisinde bulunduğu ve otuz yılla yıkındır sürmekte olan iç çatışma.
İstenen çatışmalı ortamın sona erdirilmesi için uygun ortamın sağlanması ve beklentilerin siyasal yollarla çözüme kavuşturulması.
Talepte bulunanlar Demokratik Toplum Partisi öncülüğündeki Kürt çoğunluklu vatandaşlar.
Şimdiye kadar süren süreçlerin son halkasında iktidar tarafından dilendirilen mesele Kürt temsiliyetinin kendilerinde olduğu ve çözüme yaklaşım tarzının ise kendileri tarafından ortaya konan model olduğu yönündeydi. Bunun somut ifadesi ise 75 Kürt kökenli milletvekiline sahip olunduğu teziydi. Ancak 29 Mart seçim sonuçları gösterdi ki iktidarın bütün olanakları kullanmasına rağmen ortaya koyduğu çözüm mantığının bölgede tutulmamaktadır. Dağıtılan yardımlar, TRT 6 ve benzeri adımların da istenen güvenirliliği sağlamadığı aşikâr.
Bir yandan Kürtçenin serbestliği ve basın özgürlüğü yönünde ilerici bir yaklaşım tarzı sergilediğinizi iddia edeceksiniz öte yandan Basın özgürlüğü gününde açıklanan verilere göre dünya sıralamasında 101. sırada olacaksınız. Bir yandan 24 saat Kürtçe yayın yapan TV açacaksınız öte yandan Diyarbakır’da Kürtçe yayın yaptığı için seçimlerde Kürtçe konuştukları için insanlar ve kurumlar hakkında soruşturmaların açılmasına sesiz kalacaksınız. Bunlar halk nezdinde güvenirliliğinizi zedeleyen unsurlar olur.
Şurasını kabul etmeliyiz ki iktidar tarafından atılan son adımlar Cumhuriyet tarihinin en cesur adımlarıdır. Bunun nedeni ise zamanında atılması gereken adımların atılmamış olmasıdır. Ancak atılan adımlar pratikte de görüldüğü gibi şişen balonun patlamasını engelleyecek türden adımlar olamamaktadır. Atılan adımlar işin muhataplarınca tatmin edici olarak görünmediği için istenen sonuçları doğuramamaktadır. Görülüyor ki sadece doğru adımları atmak yetmiyor tıpkı doğruyu söylemenin yetmediği gibi ya da doğruların gizlenmesinin mümkün olmaması gibi.
141 ve 142. maddeler suç olmaktan çıkarıldığında ya da boyutları değiştirildiğinde Türkiye’de çok önemli tartışmalar yapılmış olmasına rağmen kıyamet kopmamıştı. Ancak bu adımın atılması Kürt sorunu dışında ki alanlarda ülkenin önünü açan adımlar olmuştu.163. madenini kaldırılması durumu için de aynı şeyi söylemek mümkün. Bu maddelerin ceza yasalarından çıkarılması veya yumuşatılması insanlarda fikir özgürlüğü konusunda psikolojik bir rahatlama sağlamıştı. Bu psikolojik durum ne yazık ki Terörle mücadele yasası ve 301 gibi yasalarla tekrar hortlatılmaya çalışılmıştır.
Şimdi ise siyasal zeminde en önemli sorunumuz ülkede süren çatışmaların bir an evvel sonlandırılmasıdır. DTP’nin son zamanlarda barış dilinin siyasal yelpazede etkin hale getirilmesi için ortaya koyduğu eylemlilikleri ve sivil ittiatsizlikleri bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Seçim sonuçları görmezlikten gelinirse, ortaya konan demokratik eylemlilikler görmezlikten gelinirse, halk muhalefeti haline gelen barış istemleri alanlarda seslenirken bile görmezlikten gelinirse sessiz kalınarak şiddet politikasında ısrar edilirse düşünür, aydın ve siyasetçilere gerek olmadığı anlamı çıkar. Düşünür, Aydın ve siyasetçilerin konuşamadıkları sözlerini dinlettiremedikleri ortamların yönetim şekilleri demokratik olmaz. Çözüm dilleri ise hiç mi hiç insancıl olmaz.
Bu kadar çomağın ortalıkta gezindiği bir ortamda durduk yerde yeni delikler açmanın anlamı var mı? Deliksiz bir ortamda bile kendimizi muhafaza edemiyorken postumuzda delikler açıp birilerinin seyirci kalacağını ummak çok saflık olur.
Sözün özü temsili iktidar artık halk muhalefetini dikkate almalıdır. Hepimiz için hayırlı olan budur.
Next