Tecrit veya izole etmek, insanlara verilebilecek en ağır cezalardan biridir. Bir insanı hiçleştirmek yaşadığı, içinde bulunduğu iletişim halindeki topluluktan onu soyutlamak, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak onu dışlamaktır.
Tecridin birde yalnızlaştırma modeli vardır. Düşüncesine hâkim olamayacağına inandığınız, bedenini yok etseniz bile düşüncesine engelleyemeyeceğinize inandığınız ve düşüncesinden korktuğunuz insanları alır kapalı kapılar arkasında yaşamaya mahkûm edersiniz.
Ortaçağdaki feodal sistemlerde ve daha sonra devlet düzenlerinde düşünürlere, aydınlara, sistemi eleştirenlere yönelik olarak uygulanan bir ceza yöntemiydi. Toplumun ilerici insanları statükoya karşı çıktıkları için, yeni düşünceler ürettikleri için ya da söyledikleri ile egemenliği ellinde bulunduran kral ya da imparatorlara zor anlar yaşattıkları için tutuklanır ıssız adalara sürülür ya da karanlık zindanlarda tutulurlardı.
Bu sayede düşman olarak gördükleri aydınlanma uğraşı içerisindeki insanların önünü kesmeye çalışırlardı.
Soru şu, başarabildiler mi?
Sanırım cevabı ortadadır. Eğer uygulanan tecrit ve ya izole etme politikaları başarılı olsaydı dünya uygarlıklarının bugünkü ilerleme düzeyine erişmemiş olması gerekirdi. Dünya dönüyor dediği için günahkâr ilan edilen, resim yasağını ihlal ettiği için idam edilen, şeytanın ortağıdır diye yok edilen insanların yaşamları bedel olmuşsa da sonuçta haklılıkları kanıtlanmıştır.
İnsanların düşmanları tarafından izole edilmeye çalışılması, tecrit edilmesi çok da anlaşılmayacak bir durum değildir. Çünkü düşmandır ve elinden geleni yapması doğal olarak karşılanır.
Tarihte Hallacı Mansur olayı vardır. Abbasi yöneticileri öğretisinden çekindikleri için onun bir sözünü kendilerince yorumlayarak türlü türlü işkencelerden geçirmişler. Taşlandığı sırada tanıdığı biri ona taş yerine gül atmış. Söylediği ise “elin attığı taş değil dostun gülü yaralar beni” olmuş. Bazı kaynaklarda infaz gerçekleştikten sonra akan kanların yerde "Enel Hak" şekline büründüğünü belirtilmektedir.
Hallacı Mensura kadar gitmeye gerek yok yanı başımızdaki beldemiz ile ilgili hikâyeyi de bilirsiniz. Gıresira’nın bir çobanı varmış. Davarları güderken bir inek kaçıp köye dönmeye çalışmış adam bir süre kovalamış ama yakalayamamış sonuçta “Here ez dı elbatenım” demiş. Ardından hayvanlar kaçmaya devam etmiş hepsine aynı sözü tekrarlamış. Akşam olunca yanında hiç hayvan kalmamış. Dolayısıyla köylüyle davar başına bir ölçek buğday alma sözleşmesi de yerle bir olmuş. Çobanlığı bitmiş ve olay tekerleme haline dönüşmüş.
Devreye alındığı günden bu yana sürekli olarak eleştirilen F tipi kapalı cezaevlerinin temel prensibi tutuklu olan insanların tecride tabi tutulmasıdır. Ceza içinde ceza verme anlayışı içerdiği için kabul edilen bir sistem değildir. İnsan onuru ile bağdaşmayan bir sistem olarak kabul edilmektedir.
Sonuç olarak dememiz odur ki; Tecrit ve izole etme anlayışı idam gibi çağ dışı bir cezalandırma yöntemidir. Asıl olan insanların tecrit edilmesi değil yanlışlarının toplumum kabulüne sunulmasıdır.
Yaşamın tek alternatiften ibaret olmadığını hepimizin bilmesi gerekir. Doğruya birçok yoldan gidilebileceği gibi. İnsanları dışlamak, dışarıda tutmak kolaydır asıl olan insanları kazanmaktır.
İnsanların kazanılmaya çalışıldığı anlayışlar dileğiyle…
Next