“Biz siyaseti halka hizmet etmek için var olan kaynakların en iyi şekilde planlanması ve bu planların yerine getirilmesi olarak görüyoruz” deyip işin içinden çıkabiliriz. Ancak biliyoruz ki siyaset hizmetin yanında aynı zamanda bir temsilliyet meselesidir.
Bu temsilliyet bir inanç konusunu işleyebilir
Bu temsilliyet bir etnisite konusunu işleyebilir
Bu temsilliyet bir coğrafik yapı konusunu işleyebilir
Bu temsilliyet bir kültür konusunu işleyebilir
Bu temsilliyet bir ulusal ülkü konusunu ve hedefini işleyebilir
Bu temsilliyet birleştiriciliği veya ayırımcılığı işleyebilir….
Ama sonuçta ne olursa olsun siyaset mekanizmasının üzerine oturduğu veya oturmak zorunda olduğu bir taban düşüncesi olmak zorunda.
Türkiye siyasetinde taşların henüz tam olarak yerine oturmadığını söylersek haksızlık yapmadığımızı düşünürüz. Çünkü Türkiye siyasetinde henüz herkes kendi kimliği ve düşüncesine göre siyasallaşamadı. Oy avcılığı için yapılan manevralar görüldükçe bu düşüncenin yabana atılamayacağı da görülmektedir.
Ancak bütün bunlara rağmen siyasette bir seviyenin olması gerektiği de açıktır. Siyaset eğer bir fikre veya bir halka hizmet için yapılıyorsa- ki bunu siyasetçilerin tamamı dillendirmekte ve kabul etmektedirler- o zaman kullandıkları dilden tutun da yaptıkları hareketlere ve verdikleri emirlere kadar her konuda bir düzey ve seviye tutturmak zorunda da kalınmalıdır.
Bunu neden belirtmeyi zorunlu hissediyoruz?
Çünkü son günlerde seçim yaklaştıkça ve tansiyon arttıkça siyasetçilerin kullandıkları dilde de buna paralel bir sertleşme gözlemlemekteyiz. Seçimi kazanmak için her yolun mubah olarak görülmemesi gerektiğini bundan önce yazdığımız yazılarda da belirtmiştik. Seçim bir şekilde hizmet etmek için yapılan bir yarış olarak görülmeli ve hizmetine soyunulan halkın birbirine düşürülmemesi için başta siyasetçiler olmak üzere herkes dikkatli bir şekilde konuşmalı ve adım atmalıdır.
Bir ülkede eğer Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı başbakana “Sayın Başbakan” diyemiyor ve ona ismi ile hitap ediyorsa. Başbakanlık sıfatından ziyade onu onur kırıcı suçlarla itham eden sözlerle tanımlıyorsa doğru bir dil kullanılmıyor demektir. Bir ülkenin başbakanı Ana Muhalefet Liderinden söz ederken “partisinin Genel Müdürü” olarak tanımlama yapıyorsa ve onu yeteneksizlikle veya çalışma ünvanını hor görme makamı olarak ifade ediyorsa bu kullanılan dilin doğru olmadığını gösterir.
Bu durum tabi ki partilerin Genel Başkanları ile sınırlı kalmıyor. Partilerin genel başkanları bu şekilde konuşunca kullanılan dil beldelere gelene kadar artık sadece söylemle kalmıyor kavgaya dönüşüyor. Konuşmalar bağırmalar, çağırmalar, küfürleşmeler, kavgalar, yaralamalara neden oluyor. Vatandaşın can ve mal güvenliği tehlikeye giriyor ve toplum kamplaşmaya başlıyor ki işin tehlikesi de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Bu nedenle siyasetçilerin birbirlerini eleştirirken, hizmetlerini yetersiz bulurken kullandıkları dilin seviyelerine uygun bir dil olmasına dikkat etmelerinde fayda bulunmaktadır. Birbirleri ile bu kadar acımasız konuşanların yarın birlikte ülkenin, bölgenin, ilin sorunlarını çözme noktasında nasıl çalışacaklar? Birbirlerinin yüzüne nasıl bakacaklar? Hadi onlar baktı diyelim peki küçük yerleşim yerlerinde yaşayıp birbirleri ile seçim nedeniyle sorun yaşayanlar nasıl eksi durumlarına kavuşacaklar?
MERKEZİ VESAYET
Birde vesayet meselesi var gündemde. Başından beri yerel yönetimlerin özerk olmaları gerektiği ve meclisleri tarafından alınan kararlarla idare edilmeleri gerektiğini savunuyoruz. Bu yerinden yönetimin temel taşıdır. Ancak merkezi vesayet gücünü elinde bulunduran hiçbir hükümet ve güç söylemde bu fikre katılsa da pratikte bu yetki devrine yanaşmamıştır.
Ankara hep bir memur atamasında bile söz ve karar sahibi olmayı yeğlemiştir. Bu mantık ve mantalite kendini bütün alanlarda göstermektedir. Gücü elinde bulunduran hemen yetkiyi dağıtacağına yetkileri elinde toplamaya başlıyor. Bu yerel yönetimler açısından da daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu konuyu eleştirenlerin yapmaları gereken merkezin neresi olduğu noktasında tartışmak değil merkezlerin olmasına karşı çıkmalarıdır. Bir belediyenin kararlarının Ankara’dan yönetilmesi ne kadar doğruysa Diyarbakır’dan veya başka bir merkezden yönetilmesi de o kadar doğrudur. Ne kadar yanlışsa diğeri de o kadar yanlıştır. Siyasetçilerden beklentimiz bu yanlışlıkları ortaya koyacağımız ortamı bizlere hazırlamalarıdır. Ortam sertleşince kimsenin yazamadığını ve konuşamadığını en iyi bilenler siyasetçilerdir. O zaman ortam ne kadar demokratikleşirse antidemokratik yapıları karşı çıkmak da o kadar rahat olacaktır. Bu nedenle eleştiri yerine çalışma bekliyoruz.