Bir sorun ortaya çıktığında işin muhatapları belliyse kendi aralarında sorunun çözümüne giderler. Muhatap belli değilse o zaman öncelikle sorunun muhatabı belirlenir. Muhatap bilindiği halde taraflardan biri karşısındakini tanımamazlık yaparsa o zaman işin çözüm yöntemleri de farklılaşmaya başlar.

Ülkemizde temel bir sorunumuz var. İster adına Kürt meselesi deyin isterseniz özgürlükler ve demokrasi meselesi lakin sonuç aynı yola çıkar. Bu meselenin çözümü için de dar gelen yasal düzenlemelerin yeniden yapılandırılması gerekiyor.

Özetle Kürt sorunu dahil Türkiye’nin temel sorunlarının çözümü için yani bir anayasaya ihtiyaç olduğu inkar edilemez bir gerçek.

Ancak yeni bir anayasa yaparken ve darbeci zihniyetin düşünce sisteminden kurtulmaya çalışılırken kendimizi yeni bir çıkmazın ortasına sokacak düzenlemelerden kaçınmak gerekiyor. Bunun için de yeni anayasanın silahların egemenliğinden çok siyasetin egemenliğini tanıması gerekiyor ki hayırlı bir sonuca ulaşabilsin.

Sadece bu da yetmez. Türkiye korkular üzerinde kurulmuş bir devlet. Yıkımlardan öylesine çekmiş ki “var olma mücadelesini” her yolu mubah sayabilecek bir algıya dönüştürmüş. Bu nedenle tehlike sezdiğinde ana unsur vatan edebiyatına dönüşüyor. Söz konusu vatan ise gerisi bu yüzden teferruat meselesine dönüşüyor. Bu yüzden bir düzenleme yaparken hassasiyetleri de göz önünde bulundurmak gerekmekte.

Bu günü kadar demokrasi on yılda bir sekteye uğramış ve askeri darbeler yapılmış ise bunun neden işte bu hassasiyetin vatan bütünlüğü veya vatanın selameti  ile bütünleşmesi nedeniyledir. Bu hassasiyet elinde silah tutanların kendilerinde siyaset mekanizmasını engelleyebilme hakkını da tanımasına neden olmuştur!

Lakin görülmüş ve görülmektedir ki silahlı müdahaleler her ne kadar geçici sonuçlar yaratsa da sorunların çözümüne kalıcı çareler üretemiyor.

Son olarak yaşadığımız 12 Eylül 1980 askeri darbesini hatırlayalım. Ardından siyasete dönüş çabalarını. ANAP dönemini ve Turgut Özal’ın sivil siyasete dönüş manevralarını. Türkiye’nin temel sorunlarının çözümü noktasına yönelindiğinde ortaya çıkan sonuçları hatırlayalım.

Bir filmin tekrarını izliyoruz sürekli. Bunu temel sebebi ise bize göre çözüm yolunda sıkıntılarla karşılaşıldığında, milliyetçi duygular kabardığında işin silahla çözümü noktasına yönelinmesindendir. Lakin ne acıdır ki bu yöntem her denendiğinde bu ülke yıllarca süren acılarla yüz yüze gelmekte ve binlerce evladını toprağa gömmektedir.

Türkiye’de Kürt sorununun silahlı mücadele yöntemiyle çözümlenemeyeceğini artık herkesin görmesi gerekmektedir. Eğer bu sorun silahlı mücadele yöntemi veya silahla bastırma yöntemi ile çözüme kavuşmuş olsaydı bugüne kadar çoktan bitmiş olması gerekiyordu.

Geçen dönem kırk binden fazla can vererek sorunun silahla çözümlenemeyeceğini somut olarak kavramıştık. Silahlı mücadelenin bütün yöntemleri denendiği halde, yasal ve yasal olmayan, meşru ve meşru olmayan bütün yöntemler denendiği halde, ölüm listeleri çıkarılıp infazlar gerçekleştirildiği halde, onbinlerce faili meçhul cinayet işlendiği halde gelinen nokta “düz ovada siyaset yapmaktı.”

Çözüm süreci ile birlikte silahla sonuca gidilmeyeceği gerçeğinin her iki taraf açısından da anlaşılmış olduğunu düşünmüştük. Lakin görülmektedir ki taraflar barut kokusuna yönelmede hiç de tereddüt göstermemektedirler. Şimdiye kadar kırsalda yaşanan çatışmalar son dönemde şehir merkezlerine de taşınmış oldu.

Bu durum elbette üzücü bir durumdur. Lakin bundan daha üzücü olan ise siyasetçilerin bu yöntemle kendi diplerine dinamit soktuklarını bile bile bu yola yönelmeleridir. Asker- siyasetçi işbirliğini Tansu Çiller döneminde bu ülke son noktasına kadar yaşadığı halde sonuç ortada. Bundan sonra ortaya çıkan sonuçlar da bundan farklı olmayacak.

Yaşadığımız konjektörel durumda daha evvel kırmızı çizgi olarak belirtilen bütün çizgilerin yerle bir olduğunu gördük. Bu hem Kürt silahlı kanadı hem de devlet açısından böyle olduğu açık.

Bu gerçeğin kabul edilmesi ve sözün siyasete bırakılması gerekmektedir. On yıllarca sürdürülen mücadeleler sonucunda Kürtlerin siyaset yoluyla sorunlarını dile getirmelerinin şansı bugünkü ortamda gerçekleşmişti. HDP bunun için bulunmaz bir fırsat. Lakin görülmektedir ki silah sesleri arasında sıkışan siyasetçilerimiz biraz da kendi dediklerini kabul ettirmek için bu fırsatı tepmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. HDP Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak bu siyasetçilerin cezaevlerine gönderilmesi durumunda sorunun çözümleneceğini sananlar varsa yanıldıklarını çok uzun bir süre geçmeden göreceklerdir. Aynı yöntemi deneyen siyasi iktidarların liderleri halen ülkede bulunmaktadırlar. Bunların tecrübelerinden faydalanırsa söylemek istenilen gerçek de anlaşılacaktır. Bu nedenle siyasetçilerin kendilerinin söz ve karar sahibi oldukların alandan söz ve kararın silahta olacağı alana yönelmeleri bindikleri dalı kesmekten başka bir anlam ifade etmiyor.

Çok geç olmadan iktidar başta olmak üzere TBMM’de temsilliyet bulan siyasetçilerimizin durumun farkına varmaları ülkenin yararına olacaktır. Unutulmamalıdır ki silah sözü bitirir. Silahlar konuşursa siyaset biter. Bunun acısını da siyasetçiler çeker. Bunu da söyleyeyim!