“Son dakika” alt yazılarına kilitlenmiş gözlerin ekranda aradığı şey, bakana göre değişmektedir elbet. Hadise,  içinde yaşadığımız düşükten biraz daha yoğunluklu olan savaşla ilgiliyse ve siz çocukları sıcak çatışma bölgesinde asker anası ya da babasıysanız kalbiniz durma noktasındadır o dakika. “Sahipsiz”  olarak varsayılan gerillaların ailesi için de durum farklı değildir. Birinin evladı kınalı kuzuysa diğerine malak diyemeyiz herhalde. Ölümün paraladığı yürekler açısından “acı”nın farklılık derecesini test edecek bir alet de yok görünürlerde bildiğim kadarıyla. Fakat Türkiye toplumu bu güne dek hiç olmadık derecede bir “ruhsal ayrışım” kamplarına bölünmekte olduğu söyleniyor ya, bu doğru. Son dakika haber alt yazılarına kilitlenen ne yazık ki sadece savaşçıların ana babaları değil artık;  gittikçe ayrışmakta olan kümelerdeki diğer insanlar da “taraf” olmakta her geçen gün.
        İkinci dünya savaşına dahil ülke insanları savaş cephelerinden haberleri radyo ajanslarından alırlardı: “ Baş Komutanlığın verdiği bilgiye göre bu sabah itibariyle düşmanın iki tabur, üç gemi 8 uçağı imha edilmiştir.” gibi. Ölümleri kanıksamış ve kulaklarını radyoya dayamış zavallılar da o an için içinde bulundukları sefaletten bihaber coşku patlamasına kapılırlardı..
      Şimdilerdeki  Türkiye insanı her ne kadar henüz bu durumda değilse bile ürküntü veren “Türk/Kürt” savaşı tanımı etrafında saflaşmakta olan bireyler her iki taraf askeriyesinin tuttuğu karşılıklı kayıp çetelesine kilitlenmiş vaziyettedirler; bizden bu gün kaç, onlardan kaç gitti diye.
      Ne kadar hüzün verici değil mi?
      Biliyorsunuz, 90’lı yılların ortalarında Balkan halklarının boğazlaşmasını yaşadık. Geçtiğimiz günlerde Başbakan ve takımından birkaç kişi Bosna-Hersek’ e gitmişti. Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşından sonra yaşadığı en büyük trajedilerinden biri olan Srebrenitsa soykırımının 15. yıldönümünde, yine hüzün ve gözyaşı hakimdi... Boşnak aileleri erkeksiz, çocukları babasız, anneleri evlatsız bırakan bu soykırımın acısı, aradan geçen 15 yıla rağmen hiç dinmemişti..
 
      Dışarıda barışçı ya Başbakan, esip gürlüyordu oradakilere yine, “  Biz şunu biliyoruz, bir insanın ölümü, tüm insanlığın ölümü gibidir. Buna inanarak adımları atıyoruz. Onun için illa barış, illa barış, illa barış diyoruz.”
   “Bir insanın ölümü” ha!
     Demek bir insanın ölümü bu kadar önemli, demek ölümlere bu kadar duyarlısın sayın Başbakan ha!
   Sormaya gerek yok ama yine de içimde kalmasın; bu “insan” tanımının içine “Kürt”de giriyor mu acaba, yaman merak ediyorum doğrusu..   
 İntifada’nın ilk günlerinde taş atan çocuklar için “küçük generallerim” demişti ya Arafat, onları hatırladıkça ağzının suyu akıyordu Erdoğan’ın, fakat aynı işi Kürt bebeleri yapınca, “ …Çocuk olsun, kadın olsun…” diye  ağzından zehir fışkırtıyor! Hamas’a arka çıkarken tam bir şahin, Avrupa’nın göbeğinde ise beyaz güvercin kesiliyor hazret.
     Hele, ne işe yarıyorsa ikide bir demez mi, “ bir insanın ölümü tüm insanlığın ölümü gibidir.” diye. İnsanın fıttırası geliyor. Normal bir ölüm/öldürmeden vazgeçtik,  o hep sığındığın ve “yaradan”dan ötürü sevdiğin (!) “insan”ın ölümden sonraki parçalanan bedenlerine karşı takındığın faşistçe tavırını, Kürt analarının unutabileceği düşünülebilir mi?
    Şu Kürt hadisesinde şu kadar Kürt, şu kadar Türk ölmüş şeklinde tutulan çetelelerden hiçbir zaman hazzetmemişimdir. Bu kavganın bir tek yararını arıyorsanız şu son iki ay içerisinde Türkiye kamuoyunda   konuşulan mevzulara bakın bir.  Ve bakın ki göresiniz: Merhum Özal, Kürt sorununu kastederek, “konuşalım, her şeyi konuşalım, gerekirse federasyonu da konuşalım.” dediğinin üzerinden çok zaman geçmeden öbür dünyaya göçtürüldü.
            Bir de bu güne bakın, yazılı ve görsel medyanın köşe başlarını tutmuşlardan tutun ağzı laf yapan, bu konuda uzmanım diyen herkesin dilinde Kürt olayı. Icığı cıcığı çıkarılmakta çok şükür. BDPnin “demokratik özerklik”i ne ki, önerilenlerin yanında sudan çıkmış  ak kaşık. Yıllardır derin devletin kimi zaman açık, kimi zaman da örtük sözcülerinden ve Hürriyet’in en büyük generali diye bilinen E.Özkök’ün, “artık ayrılma zamanı..” demesi, kendisinin yanında başka bir çok “ezber”i de bozmuştur. Şimdi artık Kürtler adına “ayrılma”nın artısı eksisi konuşulmaya başlanmıştır.
Bu az şey mi?
Biz “altmışsekizliler” neler gördük neler görmedik oysa..
Altmışlı yılların ortaları.. Doğu mitinglerini hatırlıyorum. En uç slogan “Doğuya Özgürlük!”tü o zamanlar. Gülüyorum şimdi.
Nerden nereye..
C.Başkanı GÜL, “İyi şeyler olacak..” dediğinden muradı neydi bilemiyorum. Fakat şu bir gerçek ki, umutkıran her türlü gelişmeye rağmen “iyi şeylerin olmakta” olduğunu görüyorum.
İstediğimiz tek şey konuşmak, her şeyi, ama her şeyi tartışabilmek değil miydi, işte bu gün o noktadayız. Bence Kürt özgürlük ve demokrasi mücadelesinin Türkiye insanına  en büyük hediyesi, en büyük kazandırdığıdır.
Ve salt bu kazanımın açtığı yol bizi barışa ulaştıracaktır..
Göreceksiniz..
Ama “Hêdi hêdi..”