Başbakan Erdoğan’ın merakla beklenen Diyarbakır mitingini ardından da çıktığı televizyon programlarındaki tavrını görünce açıkçası tereddüt etmeye başladım.
Sayın başbakan eleştirilerini yaparken farkında olmadan öylesine hatalar yapıyor ki.
İlk anda hatipliğinin sağladığı üstünlüğünü konuşturmayı becerse bile düşünen ve söylenenleri tahlil eden insanların araya sıkıştırılan yanlışlıkları görmemesine imkân bulunmuyor.
Bunlardan birisi sandık meselesidir. Doğrudur sandık milletini seçme iradesini gösteren bir simge olarak demokrasi ve seçim sisteminin olmazsa olmaz sembollerinden birisidir. Çağdaş yönetim sistemlerinde milletin iradesi sandık sayesinde yönetime yansır. Kendi kendini idare etme sanatı sandıkta insanların hür iradeleri sonucu ortaya çıkan sonuca göre düzenlenir. Ancak burada önemli bir hususa dikkat etmek gerekir. İnsanlar sandığa giderken veya gitmezken hür iradelerini kullanabilmeleri gerekir. Hiç bir şekilde baskı altında olmaları tehdit edilmemeleri gerekir. Böyle olunca sandığın özgürlüğünden ve temsiliyetinden veya demokrasi simgesi olmasından söz edilebilir.
Hemen bir örnekle durumu somutlaştıralım. Mesela Sayın Başbakanın en çok eleştirdiği ve referandum sonucunda değiştirilmesini hedeflediğini söylediği 1982 anayasası halkın yüksek katılımı sonucunda sandıkta %90’ın üzerinde bir oy çoğunluğu ile kabul edilmemiş miydi? Eğer vatandaşlar o zamanki yönetim tarafından sandığa ceza tehdidi (para cezası) ve baskı ile yönlendirilmemiş olsalardı o kadar yüksek bir oy oranının çıkmasına imkân bulunmakta mıydı? Aynı toplumun tamamına yakını bugün bir sürü değişikliğe uğradığı halde değiştirilmesini talep ettiği anayasaya sayın başbakan sandık vardı o zaman demokratik bir anayasa kabul edildi diyebilir mi? Demek oluyor ki sandık resmi, yöntem doğru değil ise tek başına demokrasiyi temsil etmekten yoksundur. Sandık üzerine çarpı işareti konulması demokrasiyi benimsememek anlamına gelmiyor her zaman. 82 Anayasasını eğer bu millet boykot veya red etme şansına sahip olabilseydi hepimiz biliyoruz ki daha demokratik bir sonuç ortaya çıkacaktı.
Sayın başbakanın vurguladığı başka bir konu ise sırf beklenti yaratıldığı için Diyarbakır’da bir şey söylememek meselesiydi. Sahabeler şehri Diyarbakır’a gelip toplumu tatmin eden bir konuşma yapmamak çok da benimsenecek takdir edilecek bir davranış değil. Bu millet akan kanın durmasını beklemektedir. Bunun için de sayın başbakanın bu konuda susması doğru bir tavır değildir. Denilebilir ki efendim sayın başbakan Çocuğu dağa çıkmış annenin acısını ciğerlerinde hissettiğini söyledi bunu iyi tahlil etmek gerekir. Doğrudur bunu söyledi ancak bizim yapmamız gereken, sayın başbakanın yapması gereken artık tespitleri dillendirmekten ziyade çözümün dillendirilmesidir.
Kardeşlikten söz edebilmemizin önemli olduğu herkesçe bilinmesi lazım. Eğer kardeşlik duygularımızı yitirirsek artık bizi bir arada tutan bağlarımızı da yavaş yavaş kaybetmeye başlarız ki en büyük tehlike de burudadır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Diyarbakır caddelerinin üzerindeki tak’ta bir sözü bulunmaktadır. ”Erzurumlu,…….Diyarbakırlı hep aynı ırkın evlatları….” Şeklinde. Sayın Başbakan bu sözü biraz illerin adların değiştirerek tekrarladı. Pratik yaşam göstermiştir ki sözü söylemekten ziyade sözün gereğini yerine getirmek daha yararlı olmaktadır.
12 Eylülde yapılacak olan referandumda; bölgemizde Boykot, Türkiye genelinde evet ve hayır cephesinin oylarında artış olacağını öngörmek gerekmektedir. 13 Eylül sabahı Sayın başbakandan beklentimiz zafer sarhoşluğundan ziyade tam bir demokrasi için ilk adımı atmasıdır. Diyarbakır’da söyleyemediği düşüncelerini pratik hayatta inandığı şekliyle açıklamasıdır.
Bazen sandık üzerinde bir çarpı işaretinin bulunması demokrasinin olgunluğunun ifadesi olarak da algılanabilir çünkü?
Next