Cumartesi günü Batman Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü konferans salonunda Batman Gazeteciler ve Yayıncılar Cemiyeti tarafından Batmanın il oluşunun yıl dönümü münasebetiyle “Kent, Yaşam ve Medya” konulu bir panel düzenlendi.
Moderatörlüğünü benim yaptığım panelde deneyimli gazeteci-yazarlar Ragıp Duran ve Nazım Alpman ile İnsan Hakları Savunucusu ve hukukçu Vildan Yirmibeşoğlu konu ile ilgili görüşlerini salonu dolduran konuklarla paylaştılar.
Konuşmaları aktarmaktan ziyade ortaya çıkan manzarayı aktarmanın daha yerinde olacağını sanıyorum.
Konuya girmeden gördüğüm bir eksikliği aktarmakta fayda görüyorum. Bir kentin gelişimini sağlamanın bir yolu da kentin tanıtımına katkıda bulunmaktır. İl yöneticilerinin ve İl hakkında söz sahibi olanların da bu konuda duyarlı olmaları gerekmektedir. Bana göre salonda il yöneticilerinin bulunmaması bir eksiklikti. Gerek valilik ve gerekse Belediye yönetimlerinin böylesi etkinliklerde yer almasının kentin tanıtımı açısından faydalı olacağını düşünmekteyiz. Mesele salonun dolu olması veya olmaması değil. Mesele kentin il oluşunun yıl dönümünde kente sahip çıkılması meselesidir.
Bu belirlemeden sonra gelelim kentimizde ağırladığımız konuklarımızdan edindiğimiz izlenimlere. Birincisi deneyimle gazeteciler kentin bu kaos döneminde sıkıntılara rağmen olaysız günler geçirmesinden hoşnuttular. Konu ile ilgili olarak Diyarbakır Sur’daki gezisini anlatan bir konuğumuz duyduğu rahatsızlığı şahit olduğu bir vatandaşın anlatımlarından yola çıkarak aktardı. Kendi anlatımı ile olay şöyle gelişiyor. Yıkılmış evler arasından yürürken bir vatandaş sürekli tişörtünü tutarak bir şeyler anlatmaktadır. Derdini Kürtçe anlattığı için meslektaşımız durumu anlamamış yanındaki arkadaşına sormuş. Yanındaki arkadaşı da vatandaşın karşı da bulunan evine girmesine izin verilmediği için 12 gündür aynı tişörtü giymek zorunda kaldığını anlatıyormuş. Bir esnaf ile konuşurken de evlerinin ve dükkânlarının yıkılmasından dolayı üzüntüsünü dile getirmiş ve görüş sormuş vatandaşın cevabı şöyle olmuş. “ Ağabey evlerimizin, dükkânlarımızın yıkılmış olması çok önemli değil. Bir iki yıl çalışır tekrar yaparız. Asıl önemli olan bu yıkımlardan sonra kalbimizin kırılmış olmasıdır!”
İşte asıl sorun tam da bu noktada düğümlenmektedir. Karar vericiler bu meseleyi kendi açılarında çok önemli görmeyebilirler lakin bu kalp kırılmaları ne yazık ki milleti bölen, gruplara ayıran, birbirinden uzaklaştıran sonuçlar doğurmaya başlıyor. Böyle giderse yıkılan kentlerde yaşayan ve onların akrabaları ile tanıdıkları telafisi mümkün olmayan kırılmalar yaşayacak bir aidiyet duygusu taşımaktan uzaklaşacaklardır. Bu durumun birlikte yaşam için çok tehlikeli bir durum olduğunu yetkililere hatırlatalım.
TOKİ ŞEHİRLER
Panele katılan konuşmacıların üzerinde durdukları diğer bir konu da şehirlerin yapıları ile ilgili oldu. Şehirlerin doğal süreçleri içerisinde gelişmemesinden dolayı büyük sıkıntıları var. Şehirlerde doğal alanlar kalmadı gibi. Özellikle büyük şehirlerde artık konut yapacak alan kalmadığından şehir yaşanmaz bir hal almaya başlamış. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan çalışmaların kentin estetiğini bozduğunu belirten konuklar yapılması gerekenin işin kentin eski doğal yapısının özünü uygun olarak korunması olduğunu hatırlattılar. Kentsel dönüşüm adı altında TOKİ tarafından yapılan konutların kent estetiğini bozduğunu eski nesiller dışında yetişen yeni nesilin kentin orijinal yapısı hakkında fikir sahibi olamadığını hatırlattılar.
Bu durum bize aslında kentsel dönüşüm adı altında yapılan çalışmaların daha çok para kazanmaya yönelik bir çalışma olduğu ve insanların doğa ile iç içe olan yaşamına zarar verdiğini de göstermektedir.
Bu konuya verilecek en güzel örnek Hasankeyf’tir. Hasankeyf’in Ilısu Baraj sularının altından kalacak olmasından dolayı belirlenen yeni alanda konutlar yapıldı. Yapılan konutlar eski yerleşim yerindeki konutlardan daha yeni ve daha modern olabilir ancak dışarıdan baktığınızda eğer Hasankeyf’i biliyorsanız yeni şehrin hiçbir özelliği ile bu kenti yansıtmadığını da fark edersiniz.
Demek oluyor ki sadece yeni ve yüksek binalar inşa etmekle kent kavramının hakkını vermiş olmuyoruz. Asıl mesele kentin oluşumu sağlayan öğelerin varlığını da korumaktır. Herkesin kendi kentinin tarihi ve yaşam şeklini gelecek nesillere aktarması gerekiyor. Ancak bu aktarımların sadece yazı ile değil aynı zamanda kentin eski yapısını oluşturan dokuyu koruyarak da aktarması daha faydalı olacaktır. Çünkü kentlerin kuruluş aşamasını yaşamış olan yerler aynı zamana insan ile kent arasındaki o doğal yapıyı da yansıtması açısından önemlidir. Nasıl tarihi eserleri koruyorsak aynı şekilde kentlerin orijinal halini de korumamız gerekiyor.
Bu vesile ile 16 Mayıs 1990 tarihinde il statüsüne kavuşan ilimizin il oluş yıl dönümünü kutluyoruz ve toplumsal dokusunu koruyarak daha modern bir şehir olmasını diliyoruz.
Next