Yerinin cennet olduğuna inandığım rahmetli annem ölünceye dek sağlamından beş kelimelik bir Türkçe cümleyi bir araya getiremiyordu.
 
                      Kitaplarım vardı, şurada,  burada,  yayınlanmış sayısız makalem..
  
                     Ancak çocuklarıyla Kürtçeden başka bir dille konuşmamış, konuşamamış böyle bir anadan olmama rağmen okurlarımın yakından bildiği gibi, Kürtçe değil, bu güne kadar yazdıklarımın tümü Türkçe.
 
                Haklı gerekçelerim vardı kendimce:
                Birincisi, anadil eğitimini almamış,  alamamış, kendisine yıllarca Türkçe öğretilmiş, bu dille düşünmeye yönlendirilmiş birinin anadilinde yazması kolay mı? Bu güçlüğü aşamamış milyonlarca Kürt var bu ülkede!
 
                Sığındığım ikinci sebebim de şuydu: Güzel olduğuna inandığım, okununca beğenileceğini düşündüğüm bir yazı mesela,  bir kitabın,  öncelikle okurlarıyla buluşması gerekir değil mi? Hangi okur diyordum, Kürtçe okuma-yazmanın yalpa yasak olduğu, çok kısıtlı olanaklarla ve ancak salt kişisel çabalarla öğrenilebilen yazın dili bir  Kürtçe’nin hakkını verecek okur sayısı?..  Çok kişide olduğu gibi benim de yanıtını alamadığım bir soru, bir dertti..
        Üstüne üstlük, Kürtçe okur azlığına , Türkçe olmadığı için bir de  yazdıklarının Türk okurlarına ulaşmaması kaygısı  da eklenince..
 
        Ve en önemlisi, (her ne kadar dünyada ‘alaylı’ olarak da başarılı bir biçimde yazmanın olanaklı olduğunu gösteren bir yığın örnek varsa da ki, en yakını Yaşar Kemal’dir)   yazın dili için gerekli olan akademik alt-yapıdan yoksunluk gibi gerekçeler beni anadilde yazmaktan alıkoymuştu. “Edebî olma kaygısından yalıtık,  sokak diliyle de roman yazılmaz ki..” diyordum.
 
        Yine de tüm argümanlara karşın “anadil”de yazmak içimde bir “ukde” idi. Bunu son kitabım“Dağ Kavmi”nin önsözünde acı acı dile getirmiştim.
 
        Fakat durum değişiyor, değişmekte artık.
 
        Keyifle belirtmeliyim ki, her biri,  birer “engel”i oluşturan gerekçeler yavaş yavaş hem Kürtçe yazar ve hem de Kürtçe okurların önünden birer birer kalkmaktadırlar.
        Çünkü artık başta, özlem ve rahmetle andığım Kürt edebiyatı ve romanının ölmez ismi sevgili Mehmet Uzun dostumun dışındaki diğer  Kürtçe yazanların da da, ( her ne kadar henüz tatmin edici bir “kitle” değilse de)   artık okuyucu bulduklarını görüyor ve biliyorum.
        Çünkü biliniyor ki artık,  her tür yokuşa sürülmelere rağmen ülkemizde  Kürtçe “anadilde eğitim” gerçekleşme sürecine girmiştir. Duyarlı her Kürt şimdiden çabası oranında kendini o sürece hazırlamaktadır, yavaş yavaş okuyor, yazıyor.
    
        İkincisi, artık Kürtçe’den Türkçe’ye sayısız eserler çevirilmektedir. Türk okurlarına ulaşmaya ilişkin Kürtçe yazarların o kaygısı da giderek izole olma yolunda..
        En önemlisi, Kürtçe basılı gazete, dergi ve kitapların çokluğu ve bu konuda yeterli değilse bile açılan kurslar sayesinde  göreceli de olsa “akamedik” olarak Kürtçe öğrenim ve yazımına müthiş bir eğilimin olduğuna da tanık oluyoruz. Başta ROJ Tv olmak üzere diğer  Kürt televizyonlarının katkısı bunda çok büyüktür hiç kuşkusuz.
 
        İçimde bir ukde idi, doğru. Ama sırf “yazmış olmak için yazmak” değil, fakat “ortanın üstünde” anadilini konuşan ve okuma-yazmayla haşir neşir olan birinin ölmeden önce anadilinde yazmamış, yazamamış olması artık affedilir değildi; bu nedenle “ben de” yazdım!
        Kaldığım yer itibariyle kurslara gitme olanağım olmadı. Ne ki, yoğun bir Kürtçe okuma sürecini yaşadım. Sonra da cesaret!
        Gerisi de geldi zaten.
 
        Yaklaşık bir yıl sonunda bitti çalışmam.
 
        “Sêsilê!”
        Yeni romanımın adı..
        Merak edenler için küçük bir açıklama: Kürt dilinde az biraz uzun olan “Silêman”ı ancak “Silê” kadar kısaltabilirsiniz değil mi?  Ne ki romanımızın kahramanı daha çocukken kavgalarda ve güreşte bir yerine “üç” kişiyle baş edince,  “Silê”ye,  paye olsun diye çevresi “Sêsilê” dediler ona.
        Sêsilê bir dönem romanı. Bin dokuz yüz elli’li yılarda acılara düşen,  gönülsüz bir evliliğin (zewacê bê dil) girdabındaki “Dilşa gelin ile Sêsilê”nin öyküsü. Acılardan doğan yaman bir aşk hikayesi. “Bablekan” adlı kitabımdaki  iki sayfalık, kısmen ve gerçekten yaşanmış bir öyküden yola çıkılarak yapılmış bir çalışma..
        Kitap şimdi Kürtçe’de yetkin olduğuna inandığım bir editör arkadaşımda.  Roman yazım tekniğine az biraz olan aşinalığım yazmada önemli bir avantaj oldu..
        Sêsilê dördüncü ama anadilimdeki ilk kitabım..Ömür vefa ederse yazmayı sürdüreceğim. Ayrıca, Türkçe çevirisini de kendim yapmayı düşünüyorum.
        Ne yalan söyleyeyim, “anadil”de yazmak bambaşka bir duygu. Şimdi kendimi kuş gibi hafif his ediyorum.