Kürtçenin ortaokullarda seçmeli ders kategorisine alınmasının büyük bir olay olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu büyük olayın önce tarihine ve nedenine bakmak gerekir ardından da çelişkilerine! Böylece aslında olayın neden büyük bir olay olduğu da anlaşılır.
Malum yeryüzünden dil bilimcilerin son açıklamalarına ve tespitlerine göre 6 bin civarında dil bulunmakta ve bunların yarısından fazlası yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle başta Birleşmiş Milletler olmak üzere birçok uluslar arası kurum ve kuruluş bu dillerin yaşatılması için etkinlikler düzenlemekte ve olaya dikkatleri çekmeye çalışmaktadır.
Hamdolsun ki Kürtçe bu yok olmakla yüz yüze kalan diller kategorisi içerisinde bulunmamaktadır. Hatta en çok konuşulan diller sıralamasından 40. Sıralarda bulunma başarısı gösteren bir dil. Üstelik bunu bütün yok edilme gayretlerine rağmen bugüne kadar başarabilmiş olması da ayrı bir takdire şayan konu.
Türkiye Cumhuriyetinin ortak savaşımla kurulmasından sonra gelişen süreçte “Türklük” modunda yeni bir ırk yaratma gayretlerinin bir sonucu olarak Anadolu’nun tarihten miras kalan bütün zenginlikleri yok görülüp sayılmaya başlandı. Bunların başında da binlerce yıllık tarihsel süreç içerisinde varlıklarını sürdüren diller gelmekteydi.
Türkiye cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan herkes “Türk” sayılıyordu. Buna bağlı olarak da resmi dil Türkçe olmakta ve diğer diller devlet nezdinde yok sayılmaktaydı. Düzenlenen tedrisat çalışmaları çerçevesinde herkese yeni dilin öğretilmesi hedeflendi ve bu zorunlu hale getirildi. Zaten Latin harflerinin kabul edilmesi ile birlikte eğitimin ve yazmanın harfleri de değiştiğine göre kademeli olarak yapılacak çalışmalarla yeni ırkın ve yapının oturtulması da gerçekleşmiş olacaktı.
Başta ilkokul eğitimi olmak üzere okullarda Türkçe dışında konuşmak öğrenci ve öğretmenlere yasaklanmıştı. Okula giden onbinlerce Kürt kökenli öğrenci hiç bilmedikleri bir dil ile konuşmak zorundaydılar. Kara tahtada duran öğretmenin ne dediğini anlamak için nice sileler yediler. İki kelime konuşmak için dört gözle bekledikleri teneffüs zilinin çalışından sonra bile anadillerini dışarıda konuşurlarsa “Kürtçe konuşanlar kolu başkanının” öğretmene ispiyonlaması ile dayaktan kurtulmaları mümkün olamıyordu.
Bu durumda olan sadece öğrenciler değildi. Bu öğrencilerin anne ve babaları da kent merkezlerinde Türkçe dışında bilinmeyen(!) bir dilde konuşmaları durumunda konuştukları kelime başına para cezası ödemek zorundaydılar. İnsanlar kendi ülkelerinde kendi devletlerinin anlaşılmaz kuralları içerisinde öğütülmelerine bir anlam biçemiyorlardı.
Yasalara göre herkes eşitti. Herkes kanun önünde farksızdı. Ama herkes kendi olamıyordu. Her çocuk
Her sabah
Her andımızla;
Türk’tü
Doğruydu
Çalışkandı.
Gelin görün ki aslında birçok çocuk için bunlar kocaman birer yalandı.
İşte böylesi bir süreç ile geçen 90 yıllık bir süreçten sonra 50 binin üzerinde insanımız hayatını kaybedip yüzlerce milyar dolarlık maddi kayıplara uğradıktan sonra nasip ve kısmet ise önümüzdeki ders yılında yeterli sayıda öğrenci bulunması (!) durumunda “Kürtçe” seçmeli ders olarak okutulacak. Bütün bunları göz önüne aldığınızda adımın büyüklüğü anlaşılıyor değil mi?
Biliyoruz siz bu ittihat ve Terakki mantığıydı ve yanlıştı diyeceksiniz. Gerçek düşündüğünüz gibi. Eğer kardeşlik, birlikte yaşam, hak ve hukuk, din kardeşliği, ahde vefa ortak kanla sulanmış toprakların hatırı olarak konuyu değerlendirir ve hukukun üstünlüğü ve doğuştan haklar şeklinde olaya bakarsanız mevcut fikrin bile ne kadar çağ dışı kaldığı ortaya çıkacak.
Doğrusu evrensel hak ve kuralları iyi bilmemiz gerekir ancak bu aşamaya kadar gelene kadar da ne badireler atlatıldığını da unutmamak gerekir. Var olanı ve olacak olanı red etmenin bir anlamı yok ancak hakkın bu olmadığını söylemeye devam edip hak tecelli edene kadar çaba göstermek gerekir diyelim. Can kaybetmeden, mal kaybetmeden, gönüller kırılmadan…